GİDİN LAN İŞİNİZE
Bir önceki Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer ne yaptı, biliyor musunuz? Gazi, Fırat, Erciyes, Cumhuriyet ve Trakya üniversitelerinde, seçim sonuçlarını ve YÖK’ün yaptığı ‘sıralama’yı es geçerek, kendi ideolojik cemaatinden kişileri rektör olarak atadı.
Kimse itiraz etmedi.
Bağımsız bir kurul olduğunu öne süren ÜAK sustu.
Sendikalar oralı olmadı.
Hep şahane, hep mükemmel, hep ‘hayran olunası’ tepkiler veren solcu lider ağzını açmadı.
Sağa sola çemkirmekten başka marifeti olmayan kalem sahipleri derin bir sessizliğe büründü.
Sezer bunu hep yapıyordu...
Süleyman Demirel Üniversitesi’nde de aynını yapmıştı.
Seçimde ikinci ve üçüncü gelen kişiyi değil, ‘toplist’te adı dahi olmayan birini rektör olarak atamıştı. Üstelik, o ‘biri’nin oy oranı yüzde 10 bile değildi. Siyasette olsaydı, baraj altında kalacaktı.
Kimse itiraz etmedi.
Sosyalist solcularımız sustu.
Bağımsız bir kurul olduğunu öne süren ÜAK kılını dahi kıpırdatmadı.
Hep şahane, hep mükemmel, hep hayran olunası tepkiler veren solcu lider yine ağzını açmadı.
Kadrolu ‘Baykal yalakaları’ yine derin bir sessizliğe büründü.
Sezer dur durak bilmiyordu...
Kocaeli’nde, Kahramanmaraş’ta, Malatya’da... Daha birçok yerde, liste birincilerini değil, ‘yakınlık’ derecesi yüksek adayları rektör olarak atadı.
Mesela, hem liste birincisi olan, hem de ‘güvenilirlik’ sorunu bulunmayan (üstelik YÖK’ten icazetli) eski rektör Prof. Rıza Ayhan’ı değil, kendi ideolojik cemaatine yakın bir ismi, muhtemelen daha da ‘güvenilir’ bulduğu Prof. Kadri Yamaç’ı tercih etti.
Üstelik, bu tercihinde duygusal davranmıştı.
Prof. Rıza Ayhan, çünkü, rektörlüğü döneminde, Yükseköğretim Yasa Taslağı çalışmalarında hükümetle diyalog kurulması gerektiğini söylemiş, bazı laik yürekleri ağızlara getirmişti.
Sizin anlayacağınız, bir ‘cezalandırma’ sözkonusuydu.
Buna da kimse itiraz etmedi.
Elbette, yasalar gereği seçme yetkisini kullanan kişinin, yani Cumhurbaşkanı’nın, ‘demokratik teamüllere’ uyması gerekmiyordu. İsterse, en az oyu alan kişiyi rektör olarak atayabilirdi. Tamamen ‘seçicinin keyfine’ kalmış bir durumdu.
Fakat, seçicinin keyfi, bazen ‘ilginç durumları’ da ortaya çıkarıyordu.
Ne gibi?
İnönü Üniversitesi rektörü Prof. Fatih Hilmioğlu’nun ikinci kez atanması gibi...
Hilmioğlu kim mi?
Hilmioğlu, Ergenekon’dan dolayı tutuklu bulunan bazı kişilerin düzenlediği ‘Kıbrıs mitingine’ üniversite kesesinden öğrenci taşımış, AB sürecini ‘ihanet’ sayan, yönettiği üniversitenin senatosuna sık sık ‘darbeleri meşrulaştırıcı’ kararlar aldıran bir kişidir.
Üstelik, yolsuzluk dosyası YÖK’te beklemektedir.
Şimdi...
Sezer’e sessiz kalanlar, İstanbul Üniversitesi’ndeki rektörlük seçimini bahane ederek, ‘atama usulüne’ (ve tabii Cumhurbaşkanı Gül’e) itiraz ediyorlar...
İyi de, ‘itirazcı’ sıfatını hak etmek için bugüne kadar ne yaptınız?
Hangi demokratik yararı gözettiniz?
Hangi ‘ulusalcı laikçi cemaatçiliğe’ karşı çıktınız?
Sezer’in yöntemi ‘demokratik’ olacak, bu yöntemi daha makul çizgilere çeken ve ‘rektör atama yetkisini benden alın, böyle olmuyor’ diyen Gül’ün yöntemi ‘antidemokratik’ sayılacak...
Öyle mi?
Bunlara verilebilecek en güzel cevap şu:
Gidin lan işinize...
Derdinizi bu harikulade sistemin mucidi Kenan Evren’e... Kenan Evren’in yaptığı anayasayı (dolayısıyla atama sistemini) değiştirtmemek için ölümüne mücadele veren ‘şahane’ önderiniz Deniz Baykal’a anlatın...
AHMET KEKEÇ star
Ezanlar bu kez onun için okunacak Erkan Ocaklı vefat etti
Pankreas kanseri hastası olan ve uzun süredir tedaavi gören Halk Müziği ve Karadeniz ezgilerinin usta yorumcularından Erkan Ocaklı hayatını kaybetti.Bir süredir pankreas kanseriyle mücadele eden Karadenizli sanatçı Erkan Ocaklı, İstanbul'da tedavi gördüğü hastanede vefat etti.
Ocaklı'nın vefat ettiğini duyan yakınları, sevenleri ve Kamil Sönmez ile İsmail Türüt'ün de aralarında bulunduğu Karadenizli sanatçılar Dr. Lütfi Kırdar Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesine geldi.
Sanatçının cenazesinin, yarın Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camisinde ikindi namazına müteakip kılınacak cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığında toprağa verileceği öğrenildi.
1949 yılında Trabzon'da doğan Ocaklı, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesini bitirdi.
Yaklaşık 40 albüm yapan Ocaklı'nın, ''Mısırı kuruttun mi'' ve ''Ula ula Niyazi'' gibi Karadeniz klasiklerinin de yer aldığı 350 civarında bestesi bulunuyor.
Yönetmenlik ve televizyon programları da yapan Ocaklı, 6 filmde de rol aldı.
Öte yandan, Erkan Ocaklı, geçen sene 40. sanat yılını, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'ndaki geceyle kutlamıştı.
Kuzey Yıldızı Trabzonlular Derneğince düzenlenen gecenin sunuculuğunu, bir süre önce vefat eden sanatçı ve AK Parti İstanbul Milletvekili Osman Yağmurdereli yapmıştı.
Aslen Artvin Arhavi’li. Çocukluğu Maçka’da geçti. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi mezunu. Kırka yakın albüm yaptı. Altı tane de filmde oynadı, yönetmenlik yaptı. Televizyon programları yaptı. İki kez evlenen Ocaklı'nın iki de çocuğu var.
Ocaklı, 1970’li yılların başında, elinde bağlamasıyla Karadeniz’in hiç de alışık olmadığı bir yoldan müzik dünyasına girdi, hit parçalar üretti. Yaptığı plak ve albümlerin sayısını unuttuğunu söylese de, kırka yakın albüm, üç yüz elli civarında besteye imza attı
Ne bağırıyorsun hemşerim?
En sonunda diyeceğimi baştan söyleyeyim ki, kendilerini mahallenin 'Ebedi Ağabeyi' olarak görenler 'Zaman yazarı şöyle dedi, böyle etti' diye düşük zekâ düzeyinden alıntılama yapmasınlar.Zira malum, artık birinci sayfalarından imzasız açıklamalar yaparak meslektaşlarına ayar verdiklerini düşünüyorlar. Ne ki bir gazetenin böyle sürmanşetten imzasız yazı çaktığı an tükenişinin başladığı an olduğuna inanırım. (bkz: Hürriyet'in eski sahibinin sürmanşetten merhum Özal'a bindirdiği yazı.) Neyse diyeceğim şu; hiçbir kurumun, kuruluşun, özel yahut tüzel kişiliğin medyaya akreditasyon uygulamasını doğru bulmuyorum... Eğer bu ülkenin kanun ve nizamına göre yayın yapabiliyor, insanlar o gazeteye para verip alıyor, televizyonu açıp izliyorsa kimsenin o kuruluşa akreditasyon uygulama hakkı yoktur...
Sanırım daha önce de bir kez yazmıştım.
Yıllar önce, muhabirliğe ilk başladığım dönemde NATO komutanının ziyareti vesilesiyle TSK'ya ait bir binada yapılan bir toplantıyı takip etmiştim. Ya o zaman akreditasyon denen saçmalık yoktu yahut işi NATO koordine ettiği için Zaman'a herhangi bir sıkıntı yaşatmamışlardı. Beni şaşırtan şey, resmi yerleşkeye girdiğimiz an bir holding gazetesinde muhabirlik yapan meslektaşımın binaya olan aşinalığıydı. Durup durup, 'bir de falanca yarbayımın odasına gideyim... Bir de üçüncü kattaki filanca komutanıma merhaba diyeyim' şeklinde sağa sola koşturuyordu.
Sonrası malum; 28 Şubat süreciyle zirveye ulaşan birtakım zihniyetin kendisi gibi düşünmeyenleri hain olarak görüp, kendi etki alanlarında onlara yer olmadığının açık göstergesi olan akreditasyon uygulaması. Basın Konseyi gibi sade suya tirit, kerameti kendinden menkul birtakım oluşumların zaman zaman yarım ağızla itiraz eder gibi oldukları, ancak -yakinen biliyorum- içten içe sevinip, mutlu oldukları yıllar süren ayrımcı uygulamalar.
Gördük işte, Ergenekon dava süreciyle birtakım vıcık vıcık ilişkiler de bu uygulamanın birer yan etkisi olarak ortaya çıktı. Gece gündüz al takke ver külah gezip tozduğu arkadaşı komutana şikâyet edenden çıkardığı kitabın mürekkebi kurumadan, bir ilkokul öğrencisi heyecanıyla 'takdim etmek için' makama götüren gazetecilere kadar bir dolu akredite gülleri varmış!
Mesleğim icabı siyaset muhabirliği de yaptım, seçim otobüslerinin tepesinde gece-gündüz de geçirdim. Lakin fıtratım gereği siyasetten asla hazzetmedim, hiçbir siyasetçiyi kendime yakın bulmadım. Amerika'da bulunduğum esnada hasbelkader iki başbakanın ziyaretine tanıklık ettim, görüşmelerini takip ettim. Ama siyasi muhabirler bir dolu resmi ve asık yüzlü konularla uğraşıp manşet derlemeye çabalarken ben başbakanın poşet çayın ipini kaşığa dolayıp çayı süzmesini gözlemledim ve yazdım.
Dolayısıyla siyasi makamların uçağında bulunmayı değil bulunmamayı şans sayarım. Ve hiç anlamadığım gibi bana komik gelir hatta... Hatırlayın her siyasetçinin vardır öyle bir anısı. Uçaktadır, yurtdışına filan gidiyordur ve sağına soluna dizi dizi gazeteci yerleşmiş hatıra resmi çekiyordur. Bu tür resimler hep tebessüm ettirir beni.
Hani hiçbir sivri zeka 'kişisel' bir çıkarsama yapmasın bu satırlardan...
Şimdi görüyorum ki, Başbakanlık'ın Genelkurmay benzeri bir akreditasyon yapmasından epey rahatsız olmuşlar ve her olayı olduğu gibi bunu da devlet meselesi haline getirmeye çabalıyorlar. Başbakan'ın danışmanlarını giyotine yollamak isteyenden gazetelerinde Başbakanlık haberlerine genel sansür isteyen "Vernelli Ergenekoncu" tekliflerine kadar bir dolu strateji uçuşuyor havada...
Ama sorarlar adama, dün gizli-açık hoşuna giden, el çırptığın, en azından sesini çıkarmadığın yanlış bir uygulama bugün sana yöneldiğinde bu kuyruğa basılma sonrası avaz da neyin nesidir?
Zekâ problemi olanlar için tekrar ediyorum; hiçbir kurum ve kuruluşun akredite yapmasını doğru bulmadığım gibi, buna hakları olmadığına da inanıyorum. Tıpkı oğlunu yetiştirip, davul-zurna askere yollayan başörtülü anneyi tel örgü arkasına kovan zihniyetin buna hakkı olmadığı gibi. Ve tıpkı o anne gibi isyan ediyorum hatta; madem annesini düşman olarak görüp, kovuyorsunuz, oğlunu da askere almasanız ya!NEDİM HAZAR ZAMAN
Sevk zinciri geri döndü; sağlık ocağına uğramayan hastaneye gidemeyecek
Sağlık harcamalarındaki astronomik artışlar sebebiyle sevk zinciri uygulamasına geri dönülüyor. 1 Kasım'dan itibaren Bayburt, Isparta, Gümüşhane ve Denizli'de başlayacak sistem 1 Ocak 2009'da da aile hekimliği bulunan 23 ilde devreye girecek.Bu sistemle en az 3,3 milyar YTL tasarruf yapılması hedefleniyor. Sevk zincirinde hasta öncelikle sağlık ocağı ya da aile hekimine başvurmak zorunda. Bu birimlerde tedavisi mümkün olmayan hasta ikinci basamak sağlık kuruluşuna, ihtiyaç halinde de üçüncü basamak sağlık kurumlarına sevk ediliyor.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı yöneticileriyle birlikte düzenlediği basın toplantısında, sosyal güvenlik alanındaki bazı uygulamalar hakkında bilgi verdi. Kurumun 2007 sonundaki sağlık giderinin 19,9 milyar YTL olduğunu açıklayan Bakan Çelik, bu yılın 8 ayındaki sağlık harcamasının 16 milyar 944 milyon YTL gerçekleştiğini bildirdi. Çelik, SGK'nin 2009 sağlık bütçesinin yaklaşık 29 milyar YTL olacağını ifade etti. Sevk zinciri uygulamasının da bu yeniliklerden biri olduğunu açıklayan Çelik, şöyle konuştu: "Söz konusu uygulama ile ikinci ve üçüncü basamak sağlık tesislerinde gereksiz müracaatlar nedeniyle oluşan mali kaynak, insan gücü ve zaman kaybının önlenmesi sağlanacaktır." Sağlık konusuna tasarruf mantığıyla bakmadıklarını ancak gereksiz harcamaların kısılması gerektiğini ifade eden Çalışma Bakanı, "Sağlık kuruluşunda yapılabilecek bir tedavi için neden üniversite hastanesine gidilsin? Sevk zinciri ile sağlık ocağında 11 YTL olacak bir tedavinin üniversite hastanesinde üç katı beş katı olmasının önüne geçilecek." dedi.
Kısıtlayıcı tedbirler geliyor
Sağlık harcamalarındaki artışın önüne geçmek için çeşitli kısıtlayıcı tedbirler de yürürlüğe giriyor. Buna göre, bir kişi aynı hastalık sebebiyle 10 gün içinde ikinci bir sağlık kuruluşuna gidemeyecek. MR ve tomografi gibi tetkiklerin tıbbi gereklilik olmadan tekrarlanması önlenecek. MR çekilen bir hastadan bir ay geçmeden tekrar aynı tetkik istenemeyecek. Özel hastanelerin sigortalılardan aldıkları fark ücretinin yüzde 30 ile sınırlandırılmasıyla birlikte ayda yaklaşık 250 bin hastanın kamudan özel sağlık kuruluşlarına yöneldiğini söyleyen Çelik, yüzde 30 sınırlamasının uygulamaya devam edileceğini anlattı.
Birinci basamak sağlık kuruluşları
Resmi kurum tabiplikleri
Sağlık ocağı
Verem savaş dispanseri
Ana-çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezi
Sağlık merkezi
SSK sağlık istasyonu ve dispanseri
İkinci basamak sağlık kurumları
Eğitim ve araştırma hastanesi olmayan devlet hastaneleri
Özel dal hastaneleri
SSK hastaneleri
Diğer resmi kurum hastaneleri
Üçüncü basamak sağlık kurumları
Eğitim ve araştırma hastaneleri
Özel dal eğitim ve araştırma hastaneleri
Üniversite hastaneleri
Ömer Bey mi çürük, raporlar mı? Kafam iyice karıştı
Yargıçlar ve Savcılar Birliği Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun çürük raporu alarak askerlikten muaf olması gündemi fazlasıyla meşgul etti.Milli Savunma Bakanlığı'nın "Eski raporlar teyit edildi. Başkaca bir işlem yapmamıza gerek yoktur." açıklamasından sonra biz de "Raporlar sağlam, Ömer Bey çürük" diyerek konuyu kapamıştık. Gelin görün ki konu bir türlü kapanmıyor. Yargıtay savcısı olan Eminağaoğlu'nun askerlik meselesi dallanıp budaklanmaya devam ediyor. Her defasında 'bu son' dememize rağmen tövbemizi bozup tekrar yazmak zorunda kalıyoruz. Milli Savunma Bakanlığı, YARSAV, Gülhane Askerî Tıp Akademisi ve Askere Alma Dairesi (ASAL) gibi kurumların yaşaması muhtemel inandırıcılık sorunu bir vatandaş olarak elbette ilgilendiriyor. Ama kendilerini onlar düşünsünler, ben şahsi güven bunalımımı daha çok önemsiyorum. Yalancı çobana döndüm, 'Artık yazmayacağım' diyorum iki gün sonra ya bir rapor veya bir tanık çıkıveriyor. Hadi yazma da göreyim.
Eminim Milli Savunma Bakanlığı ve elbette ki Bakan Vecdi Gönül de en az benim kadar bu durumdan rahatsızdır. "Altına imza attık, kefil olduk ya Ömer Bey'in çürük olmadığı ispatlanırsa" diye kara kara düşünüyordur. Aynı huzursuzluğu GATA mensupları da yaşıyordur. "Nedir bu adam yüzünden başımıza gelenler" şeklinde hayıflanmaları için yeterince sebep var. 20 yıl önceki rapor didik didik edildi. Altında imzası bulunan emekli tabip subaylar, "Biz sağlam raporu verdik, üzerindeki el yazıları bize ait değil." beyanatı verdi. Raporlar harf harf irdelendi, bir sürü eleştiri mevzusu çıkarıldı. Bereket versin MSB yazılı açıklamayla raporları ibra etti! Halk nezdinde olmasa da hukuk önünde olay kapatıldı. Gerçi bakanlığın inceleyip teyit ettiği raporlar ile medyaya düşen aynı mı anlayamadık. ASAL başta olmak üzere, askeriyede birçok insanın bir kişi uğruna Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu kadar yıpratılmasına öfkelendiğini de tahmin ediyoruz. Neden bu kadar tekellüflü yollara tevessül ediliyor? Şeffaf biçimde ve hiçbir imtiyaz intibaı oluşturulmadan sonuca gidilmemesi herhalde sorgulanıyordur.
Ömer Bey'in Tuğgeneral Tahir Ünal tarafından GATA'da bahçe kapısında karşılanması, rapora imza atacak alt rütbeli doktorlara baskı olarak yorumlandı. Nihayetinde mesleki hiyerarşisinin doktorluğun önüne geçebileceği bir alandan söz ediyoruz. Üst rütbeye yükselmeniz alacağınız sicile bağlı. Gerçi Vakit gazetesinin haberi doğruysa (dün akşam saatlerine kadar yalanlanmadı), doktorlar her şeye rağmen kendilerini garantiye almış görünüyorlar. Maalesef Ömer Bey yeniden sağlam çıkmış durumda. Gazete, tetkikleri yayınlamış, yorumları bilmiyoruz. Tetkikleri makineler yapıyor, onlar emir komuta zinciri içinde olmadığı için ne gördülerse yazmışlar. Doktorlar bu verilere rağmen Ömer Bey'e 'çürük' diyebilmişler midir? Pek ihtimal vermiyorum. Ama o zaman Milli Savunma Bakanlığı zan altında kalacak. Ömer Bey'in askerliğe elverişsiz olduğunu neye dayanarak açıkladılar? Kafam hepten karıştı dostlar. Baştan birlikte özetleyelim. Ömer Bey'e 20 yıl önce askerlik muayenesi yapılmış. Muayene sonucunda iki tabip doktor 'sağlamdır' kaşesi basıp göndermiş. Sonra o doktorların bile bilmediği birileri raporların üzerine el yazısı ile bir şeyler yazmış. Bir araya gelmesi zor pek çok maddi hata zincirleme olarak yapılmış. Ömer Bey çürüğe ayrılmış. Raporlar ve eleştiriler gündeme gelince Milli Savunma Bakanlığı inceleme başlatmış. Hem eski raporlar teyit edilmiş hem de yeni muayene çürüğü onaylamış. Eski raporlar zaten çürüktü, yeni raporlar sağlam diyor, o zaman MSB neye dayanarak, neyi teyit etti? Bu bulmacayı çözene Nobel matematik ödülü vermezlerse çürüğe çıkayım!BÜLENT KORUCU ZAMAN GAZETESİ
CNN'den PKK'yı öven 'iğrenç haber'
örgütünün üst düzey yöneticileri ile röportaj yapan ve örgüt yöneticilerinin sözde barış mesajlarını yayımlayan CNN, PKK terör örgütünü sanki kadın hakları için savaşan bir örgüt gibi tanıttı. CNN'in haberi, ABD'deki haber bültenlerinde özel haber logosuyla yayımlandı. Haber, CNN'in internet sayfasında manşete çıkartıldı. CNN'in internet sayfasında "Kadın Savaşçılar; Erkek egemenliğine son" başlığı ile verilen habere tepki yağdı. Bölücü terör örgütü PKK'nın Kandil'deki kampına ekibi ile birlikte giren CNN'in kadın muhabiri Arwa Damon adeta terör örgütünün sözcülüğünü yaptı. Arwa Damon haberinde, PKK'nın eli kanlı teröristlerini, yaşamlarında erkek egemenliğine son vermek isteyen kadın savaşçılar olarak tanıttı.TERÖRİSTLERİN ZAFER DANSI
CNN konuyla ilgili haberinde, Kandil dağı eteklerindeki PKK kampında, sınırı geçip Türk askerlerine yapılan her saldırı sonrasında, teröristlerin el ele tutuşup dans ettikleri ve bu dansın rutin bir kutlama olduğu belirtilerek, teröristlerin bu dansa "Zafer dansı" dedikleri belirtildi. Eli kanlı PKK'lı kadın teröristleri "Kadın Savaşçılar" olarak adlandıran CNN muhabiri Arwa Damon, kadın teröristlerle yaptığı röportajlarda onların kadın hakları için savaştıklarını söylediklerini belirterek, "Kadınların daha etkin olduğu bir cemiyet, doğal bir yaşam, baskı olmadan erkek ve kadın eşitliği, insanların arasında eşitsizliklerin kalktığı bir hayat" yorumuna yer verildi. CNN konuyla ilgili haberinde babasının 14 yaşındayken Türk Güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğünü iddia eden Rengin kod adlı kadın teröristin "Kürt hakları ve Kadın hakları için savaşıyoruz" sözlerine de yer verdi. Haberde, PKK'nın, Türkiye, Irak, ABD ve NATO tarafından sivillere saldıran bir terörist örgüt olduğu belirtilerek, yıllardır süren çatışmalarda örgütün askeri kanat yöneticisi Bahoz Erdal ile uzun bir röportaj da yapan CNN muhabirleri, Bahoz Erdal'ın örgütün propagandasını yapan konuşmasını da yayınladı. CNN'de yayınlanan konuşmasında, barış için terör örgütün şartlarını öne süren Bahoz Erdal, Abdullah Öcalan'a karşı da tavır değişikliği isteyerek, "Siyasi çözüm olursa silah bırakmaya hazırız" sözlerine de yer verildi.
Para yok, can verelim
| Aktütün Karakolu'na yapılan saldırı yüreğimize ateş düşürdü. İki gündür gazeteler ve haber bültenleri gözü yaşlı ana, eş ve çocuk haberleriyle acının büyüklüğünü vermeye çalışıyor. | |
Her ölüm erkendir ve acısı yakıcıdır. Ama genç fidanlar ve 15'i bir arada olunca dayanmak hepten zorlaşıyor. Boş konuşmalar, sloganlar, beylik laflar acıyı katlıyor, yürek yangınını büyütüyor. İhmal ve iş bilmezlik ihtimalleri ise acıyı öfkeye dönüştürüyor. Aynı delikten beşinci defa ısırılmak, aynı karakolda 44. şehidi vermek, bir rivayete göre 38. baskını yaşamak ağırımıza gidiyor. Hemşehrim, Erzurumlu şehit Cahit Yıldırım'ın yaşlı babası Nurettin Amca bile sorguluyor: "Dilim varmıyor ama bu karakol kaçıncı kez basıldı, niye tedbir alınmıyor? Biraz ihmal mi var?" Anadolu insanının ne kadar yüreği geniş, evladını kaybetmiş, onu sorgularken bile kırk dereden su getiriyor. Hepsi bir tarafa, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Hasan Iğsız'ın karakolun yeriyle ilgili eleştirileri cevaplarken sarf ettiği, "Sadece ora değil, 5 karakolun yerinin değişmesi gerekiyor. Mali sıkıntılardan dolayı zamana yaymak zorunda kaldık." cümleleri canımızı yaktı. Bu millet, yıllarca cephelerden cephelere sürülmüş haldeyken İstiklal Harbi'ni yaptı. Tekâlifi Milliye çerçevesinde ayağından çıkardığı çorapla, sırtından sıyırdığı fanilayla bir ordu donattı. 30 yıldır devam eden terörle mücadeleye yüzlerce milyar dolar harcayan devlet, bir karakolu taşımaktan aciz hale mi düştü? Yeniden bir Tekâlifi Milliye çıkaran millet, evlatlarını koruyacak karakolları kendisi yapsın. Org. Iğsız bir ay öncesine kadar o bölgeden sorumlu ordu komutanıydı. Dağlıca baskınından sonraki icraatlarıyla eleştiri konusu olan Org. Iğsız'ın medyayı bilgilendirmesi, sorulara cevap vermesi çok güzel, ama 'para yoktu, taşıyamadık' anlamındaki sözleri yaraya tuz bastı. Iğsız, soruları geçiştirmek için böyle konuştuysa büyük gaf, inanarak söylüyorsa ve durum gerçekten öyleyse facia. Nerelere, ne paralar harcanıyor? Eski genelkurmay başkanına dünyanın en pahalı zırhlı arabasını alabilen bir ülke, fidanlarını koruyacak binaları yapmaya muktedir değil mi? Planlama, savunma, istihbarat, istihkâm, her açıdan olay incelenmeli, kamuoyunu tatmin edecek açıklamalar yapılmalı. Genelkurmay Başkanlığı daha derli toplu bir sunumla halkın önüne çıkmalı, başta bu konu olmak üzere zihinlerdeki bütün istifhamları cevaplamalı. Farkında mısınız, para bugünlerde ne kadar çok ve absürt şekillerde gündeme geliyor. Çankaya Üniversitesi, Doç. Dr. Osman Can'ı kapının önüne koyarken tasarruf yaptıklarını ileri sürdü. Anayasa Mahkemesi'nde zor davaların raportörü olan Can, parti kapatma ve başörtüsü gibi konularda yazdığı özgürlükçü raporlarıyla tanınıyor. Çankaya Üniversitesi yeni dönemde sözleşmesini yenilemeyerek kendisine ders verdirmeme kararı aldı. Bu icraattan elde edecekleri tasarruf sizce ne kadardır? Sıkı durun tam 320 YTL. Yazıyla üç yüz yirmi YTL, eski hesap 320 milyon lira. Asgari ücretin bile neredeyse yarısı. Üniversitedeki bir müstahdemin aldığının üçte biri kadar Osman Can aç kalmaz, ama Aktütün'ün ateşi yüreklerde yanmaya devam eder. Babasını tanıma fırsatı bile bulamayan Mert'e annesi, büyüdüğünde olayı nasıl anlatacak? 'Ülkemizin parası yoktu, baban canını verdi' mi diyecek? | |
Allah'ın hangi adı neye şifa verir?
Kulak için: EsSemiOmurga için: El Cabbar
Saç için: El Bedi'
Adaleler için: El Kavi
Kalp Kasları için: ErRezzak
Atardamarlar için: El Cabbar
Kanser için: Celle Celaluhu
Burun için: Latif- Ğani- Rahim
Bacak için: ErRafi'
Göz - damarları için:El Muteal
Kolon için: ErRauf
Karaciğer için: En Nafi'
Prostat için: ErReşid
Yağ keseleri için: En Nafi'
İdrar kesesi için: El Hadi
Akciğerler için: ErRazık
Kemikler için:En Nafi
Dizler için: ErRauf
Saç Kepeği için: Celle Celaluhu
Kalp için: En Nur
Kalp Damarı için: El Vahhab
Sinirler için: El Muğni
Migren için: El Ğani
Guatr için. El Cabbar
Göz için: EnNur-Basir-Vahhab
Mide için: ErRezzak
Böbrek için: El Hayy
Bağırsaklar için: EsSabur
Pankreas-Şeker hastalığı için: El Bari
Rahim için: El Halik
Romatizma için: El Muheymin
Ğudde teymusiyye için: El Kavi
Göz Siniri için: EzZahir
Tansiyon için: El Hafid
Kötü alışkanlıklardan kurtulma için Er- Reşit
Yılan görmüş gibi
Başbakan, Aydın Doğan'ı ve grubunu ismen telaffuz ederek muhatap alıyor ve polemik başlatıyor. İddialar havada uçuşuyor, yok şöyle, yok böyle..."Kavganın temelinde ne var" diye göz ucuyla bakıyorsunuz; Akçalı işler: İltimas, mâden-i has, delk-i temas diye buyurulmuş; deveyi yardan uçuran tehlikeli yeşillikler bunlar.
Kim haklı kim haksız? Çocukça bir merak; haklılığın veya haksızlığın mânâ ifade etmediği yerler vardır; "iyi adamsın da sen buralarda ne geziyordun" diye sorarlar adama bazen. Otel meselesi, rafineri, affedilen vergi borçları, Deniz Feneri, şu bu... Bir adım, hatta yüz adım yukarı çıkıp bakabilmeli bu kavgalara, mâlum, ölçek değişince anlam da değişir. Yukardan görünen şey, anladığım kadarıyla bu kavganın sahici görünmediğidir. Hayır kayıkçı kavgası demeyelim ama hani nasıl denir, tarafların sıdk-ı cân ile dövüştüğü bir mücadele hissi uyanmıyor bende. Replikler önceden yazılmış, yumruklar sayılmış gibi... Bir gariplik var; nedir bilmiyorum fakat bir gariplik var.
*
Okuyucular bilir; ben Deniz Baykal'a karşı en sert tenkidlerde bile daima biraz sempati payı bırakmaya dikkat ettim; bu sempatinin sebebini izah edemem; Deniz Bey bana hep cami cemaatı arasında bulunması lazımken, feleğin onu CHP genel başkanı olmaya sürüklediği bir kader mahkûmu gibi görünmüştür. Günün birinde hacca niyetlenip, vakit namazlarını Kocatepe'de kılmaya başlasa katiyyen yadırgamam, yadırgamazdım...
Ta ki, Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'e, Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın âkıbetini hatırlatana kadar.
Bir irkildim, bir soğudum, bir ürperti geldi... Velev ki bir parti başkanı olsun, bir insanı bu derece galîz değerlendirmeler yapmaya sevkeden ters motivasyonu (nefreti) anlamaya çalıştım, yine beceremedim.
İnsanoğlunun evrensel bir tabiatı vardır; dünyanın her yerinde üç aşağı beş yukarı mazlumu tutar, zalime en azından buğzeder. Böyle de olmayabileceğini görünce insan şaşırıyor işte.
Bu arada bir küçük hatırlatma:
Ergenekon Savcısı hakkında hiç de hayırhah olmayan haberler dolaşmaya başladı basında; bu bana GS yönetiminin "hocamızın arkasındayız" teminatını hatırlatıyor. Herkes bilmeli ki Ergenekon davası, savcı'nın bir şekilde yıldırılıp, ortada bırakılmasıyla şirazesinden çıkarsa CHP genel başkanı bu işe çok sevinecektir ve artık emin oldum ki, bu şahsı memnun eden her şey milleti mükedder ederken, onu üzen vesileler de bayram vesilesi yerine geçmektedir.
*
Bir insanın dinî inançları hakkında durup dururken konuşması sıhhat alâmeti değildir; o insanı, dinî inançları hakkında açıklama yapmaya zorlamak da nezaket ve laikliğe aykırı sayılır. Lâfı şuraya getireceğim; biliyorsunuz, dine karşı lâkayt biri sayılmam fakat geçen gece yarısı televizyon kanallarında gördüğüm şeyler çok ciddi sûrette dinî bir travma geçirmeme sebep oldu.
Sabaha karşı artık dayanamayıp televizyonu kapattığımda sanki, Deniz Bey'in Ergenekon Savcısı hakkındaki temennilerini yeni okumuş gibiydim; yılan görmüşe benzer bir his; ürperti, soğuma, hatta antipati.
Kimselerin inancını yargılamak ve değerlendirmeye kalkışmaktan hayâ ederim fakat şöyle düşünmeden edemedim: "Bu adamların İslâm kavrayışı doğru ise, benim ömrüm boşa gitmiş demektir; velev ki ben bir nebze haklıysam, bunların yatacak yeri yoktur!"
Rica ederim, RTÜK lütfen şu Ramazan dolayısıyla yapılan dinî programlara bir göz atsın, biraz denetlesin, bir şeyler yapsın.
Nefret ettiriyorlar: İmdat!A. TURAN ALKAN ZAMAN
GENÇLİK NEREYE
Modernizmin "gençlik" vurgusunun altından, hiç de güzel kokular gelmiyor. Modern akıl, her alanda olduğu gibi hayatı kategorize ediyor. Bu fiili bir indirgeme türü. Her indirgeme, aynı zamanda bütünü parçaya feda etme anlamına gelir. Hayatı kategorize eden modern aklın da yaptığı bu.
Modern akla göre hayat sürecinin aşamaları olan bebelik, çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık ayrı birer kompartıman. Bebeyi kreşe, çocuğu okula, genci üniversiteye, olgunu işe, yaşlıyı huzurevine mahkum eden, evi ve aileyi işlevsiz kılan, evi pansiyon aileyi kulüp haline getiren bir algı tarzı.
<- Önceki Sayfa : : Sonraki Sayfa ->
