Zikir yani Allah’ı (cc) anmak, kulluk yolculuğunda her Müslüman’ın mutlaka
yanında bulundurması gereken bir azıktır. Hak dostları tarafından, Allah’ın ad
ve unvanlarının teker teker veya birkaçının bir arada anılması ve tekrar
edilmesi şeklinde anlaşılan zikir; anmak, hatırlamak, varlık âlemindeki hemen
her nesneden Allah’a ait bir mesaj almak ve O’nu herkese ilan etmek demektir.
Aslında zikir daha şümullü düşünülmelidir; yani anma, unutan bir insanın
hatırlaması olarak değil de hatırlamanın sürekli olması, her fırsatta O’nu bir
kere daha yâdetme ve bunun insan tabiatının bir yanı haline gelmesi şeklinde
anlaşılmalıdır. Bu sebeple zikir Allah’ı anmaktan ziyade Allah’ı unutmamanın
adıdır.
Zikir, hem dil, hem kalb, hem beden, hem de vicdanla yerine getirilen bir
vazife ve bir kulluk borcudur. Cenâb-ı Hakk’ı o güzel isimleriyle, kudsî
sıfatlarıyla yâd etmek, O’na hamd ü senâda bulunmak ve tesbîhlerle gürlemek,
yerinde Kitab’ı okumak, yerinde de aczini, fakrını duâ lisânıyla ilân etmek...
dil ile yapılan birer zikirdir. Allah’ın varlığına dair deliller üzerine
düşünmek, değişik yollarla varlığın perde arkası sırlarını araştırmak; varlık
kitabında sürekli parlayıp duran ve her an bize ayrı ayrı şeyler fısıldayan
ilâhî isim ve sıfatları düşünmek ve basiret yoluyla uhrevî güzellikleri temâşâ
etmek de bir kalbî zikirdir. İlâhî emir ve yasakları, kulluk adına yapılan
teklifleri vicdanında hissederek, iştiyakla emirlerin yerine getirilmesi için
koşmak ve derin bir mes’ûliyet şuuruyla yasaklardan kaçınmak da bedenî zikirdir.
***
Zikrin belli bir yeri ve zamanı var mıdır?
Zikir için herhangi bir hususi mahal yoktur. Kur’an-ı Kerim “Onlar kah
ayakta, kah oturarak, kah yatarak Allah’ı zikrederler” (Al-i İmran, 3/ 190)
dediğine göre, demek ki insan ayakta, rüku’da, otururken ya da yatarken de
Allah’ı zikredebilir. Nitekim yatağa girdiğimiz veya uyumaya hazırlandığımız
zaman, hadis-i şeriflerden anlaşıldığına göre, elimizi başımızın altına koyup,
sağ tarafımız üzerine uzandıktan sonra dua okuyarak yatarken de O’nu zikretmiş
oluyoruz. O an başka şeyler söylememize de hiçbir mani yoktur. Mesela, Peygamber
Efendimiz’in, Hazreti Fatıma ve Hazreti Ali’ye tavsiye buyurduğu gibi 33 kere
“Sübhanallah”, 33 kere “Elhamdulillah”, 34 kere “Allahu Ekber” dememiz de
mümkündür ve bu da bir zikirdir. Bundan dolayı, Allah’ın azameti, ululuğu ve
üzerimizdeki hakları açısından zikrin zeminini Kitab’ın ve Sünnet’in
genişlettiği ölçüde geniş tutmak lazımdır.
***
En faziletli zikir hangisidir?
Değişik maniler ve engeller karşısında zorlandığımız ama her şeye rağmen
hakkıyla yerine getirdiğimiz zikir, düz zikir diyebileceğimiz normal şartlar
altında yapılanlarla mukayese edildiğinde on kat, belki yüz kat daha
faziletlidir. Zikir atmosferini korumanın zor olduğu, insanın cismâniyet
tarafından tehlike vadilerine çekildiği ortamlarda dimdik durup sürekli “Allah”
diyebilmek, dil, beden ve kalble hep O’nu anmak çok daha önemlidir ve insana
daha çok sevap kazandırır. Laubâliliğe, faydasız meşgalelere ve mâlâyânî şeylere
açık yerleri bile Cenâb-ı Hakk’ı zikirle ve mahlukâtı tefekkürle süsleme, zikir
ve fikirle oraları da nurlandırma pek faziletlidir. Mesela, herkes hacca
gidemez, Arafat’a çıkamaz, Müzdelife bilemez, Mina göremez... fakat, herkes için
objektif olan bir şey vardır; o da, insanın cismâniyet ve nefsi itibarıyla
olumsuzluğa çekildiği bir yerde iradesinin hakkını verip amel-i salihe
yönelmesi.. karanlık zeminleri, sisli atmosferleri ciddi ve samimi tavrıyla
nurlandırması.. işte bu, bir yönüyle her yeri o insan için Arafat haline
getirir; her yeri Kâbe’nin metâfına çevirir. Peygamber Efendimiz, tehlike anında
hudutta nöbet tutan bir insanın bir saatlik nöbetinin bir sene ibadet hükmüne
geçtiğini beyan buyurmuyor mu? Bir dakika şehitlik meşekkati çeken bir insan
birdenbire en büyük velilerden biri olmuyor mu? Bir Arap atasözünde dendiği gibi
“Maddî-manevî her türlü muvaffakiyet, maddî-manevî bir kısım mahrumiyetlerin
arkasında gizlenmiştir.” İşte Allah’a hakkıyla kul olmaya azmetmiş bir insan ne
kadar mahrumiyete katlanır, ne kadar kendini sıkar ve ne kadar zorlanırsa,
semere ve mükâfatı da o ölçüde kıymetli olur.
***
HER YERDE OLMALI
Zikir alanını olabildiğince geniş tutmak da önemlidir. Yolda yürüme, spor
yapma ve araba kullanma gibi günlük işlerimizi de dâhil ederek mütemâdiyen
Allah’ı zikretmek de mümkündür. Mesela; her gün bir saat araba kullanıyorsak ya
da yarım saat-kırk dakika yürüyorsak; o yarım saat ya da kırk dakikalık zamanda
bir günlük hizbimizi, belki yarısını belki de bütününü okuyabiliriz. Teybimizi
açar, ya Kur’an dinler ya da bir ilahîye kulak verir ve onun içinden kendinize
göre bir yol bulup O’na yürüyebiliriz.. kalbimizi işletip, ruhumuzu
söyletebilir, nefsimizin burnunu kırıp şeytana ağzının payını verebiliriz.
Yolculukta yanımızda bir yol arkadaşımız varsa, onun hâlini-hatırını da
sorabiliriz; ama, bir müddet sonra bir şeyler okumaya başlayarak hüsn-ü misal
teşkil etmek de görevlerimiz arasındadır. Böyle bir davranışı ille de yol
emniyeti mülahazasına bağlamak da doğru değildir; zira, öyle bir düşüncede de
nefsanîlik vardır.
EN DOKUNAKLI SES
Müslüman’ın önemli görevlerinden bir tanesi de, kendisiyle beraber olan
insanlara her konuda güzel örnek olması ve onlara yapmaları gerekli olan şeyi
telkin etmesidir. En dokunaklı ses her insanın kendi sesidir. Başınızı yere
koyup “Rabbim” diye inleyen bir kul, kalbinden yükselen o nağmelerin denizler
gibi buharlaşıp çiğ noktasına ulaştığını ve oradan dönüp yeniden teveccühler
halinde kalbine aktığını hissedecektir. İşte öyle bir an ve o türlü bir mekanda
evrad u ezkar mutlaka sesli okunmalıdır.
Zikir açıktan ve sesli okununca başkaları da istifade ederler, hatta
gafletten uyanıp belki de taklit etmek ve kendileri de aynısını yapmak isterler.
İşte, arabanın içinde veya bir yolda yürürken yanımıza aldığımız bir insana bu
mevzuda öncülük yapmak, onu da aynı hayırlı amele teşvik etmek ve alıştırmak
demektir. Ayrıca, üzerine basıp çiğnediğimiz otların, dokunup geçtiğimiz
yaprakların ve gölgesinde yürüdüğümüz ağaçların da bizim zikrimizle harekete
geçmeleri de mümkündür. Kulların her fırsatta O’nu anmaları onların vafizesi,
Allah’ın da hakkıdır. Bununla beraber, biz zikr u fikr ile yola çıkarsak, Allah
bizi kesinlikle yolda bırakmaz, muhtemel kaza ve belaları def’ eder. Emniyetle
gider, emniyetle döneriz. Fakat zikir ve sair ibadetleri buna bağlayarak
yapmamak lazım. O netice, Cenâb-ı Hakk’ın lütfunun bir çeşit tecellisi olarak
amelimize terettüp etse de biz amelimizde öyle bir fayda gözetmemeliyiz.