SENİ APTAL SENİ.... NE YAPTIN SEN AYSUN
ah aysun ah
ne talihsiz laflar ettin öyle
Tamam, güzelsin, alımlısın ve de sarışın.
Evet sarışın.
Ama hepsi o kadarmış.
Ne tuhaf laflar ettin öyle!
Kim öğretti sana bu alfabeyi.
Baykal’ı mı dinledin, O’ndan mı etkilendin bilmiyorum ki!
Müjde Ar çıldırdı. Çiğdem Anat’ın cinleri tepesine geldi.
Pınar Kür seni savunmaya kalktı ama nafile. O da Müjde ile Çiğdem’den aldı nasibini.
Hiç fark etmedin mi, bir süre sonra seninle dalga geçmeye başladılar.
Ne yaptın sen Allah aşkına?
“Ayaktakımının iktidara getirdiği AKP” ne demek yahu.
Ne demek, “Dağdaki çobanla, benim oyum bir mi?”
Ne demek!
Sen kimsin, dağdaki çoban kim?
Tek sorun dağdaki çobanın televoleye çıkamaması mı?
Yoksa Nişantaşı’ndan alış veriş yapamaması mı?
Söyler misin?
Farkınız ne?
Akşamdan portakal suyuna yatırılmış başamel soslu Pekin ördeği yiyebiliyor olman mı?
Bu mudur?
Sen ağzından çıkanların ne manaya geldiğini biliyor musun be Aysun?
Bilsen söylemez sin herhalde!
Bak ben anlatayım sana;
Sen diyorsun ki, bu ülke sadece benim.
Benim gibi olanların, benim gibi düşünenlerin.
Burjuvaların, cepleri paralıların, elitlerin, entellerin.
Hiç olur mu öyle şey.
Bilmez misin ki, o dağdaki çobanın otlattığı koyunların sütü, yağı alındıktan sonra light olarak senin zayıflaman için sofrana geliyor.
Hiç mi düşünmedin?
Ah be Aysun, aşağıladığın geniş halk kitleleri tarafından şöhrete ulaştığını, bu sayede karnının doyduğunu da mı düşünmedin?
Sen nasıl olur da, bu ülkenin evlatlarını çoban diye, köylü diye, gecekonduda yaşıyor diye küçümsedin. ?
Ayıp ettin doğrusu.
Bak sana bir tavsiye.
Biz bu sözlerini cehaletine verelim, gel sen de özür dile, itibarını kurtar.
Bu arada bir çift sözüm de Ak Parti milletvekili İsmail Katmerci’ye.
Sayın milletvekili, Aysun Kayacı’nın söyledikleri yenilir yutulur cinsten değil.
Bu sözlere herkes demokratik tepkisini gösterebilir.
Ama siz, demokratik bir tepki koymak yerine,, kılığına, kıyafetine gönderme yaptınız.
Çıplaklığını eleştirdiniz.
Yetmedi bir adım daha ileri gidip, “mahluk” yakıştırmasında bulundunuz.
Ayıp ettiniz.
Herhalde, sizin de kastı aşan bu sözler için bir özür borcunuz olmalı.
Koş ki garibanın halinden anlayasın!
| Hep zinde kalmak, kilo vermek, sağlığı korumak adına koşulmaz ki; arada bir de garibanın, açın, evsiz-barksızın, yersiz-yurtsuzun ızdırabını paylaşmak için o soğuk kış günlerinde ayak tabanlarını kullanmak gerek! | |
| O soğuğu, o ayazı yemeden sıcak evinizde televizyon karşısına kurularak, çerez tabağını ve içeceğinizi yanınıza alıp maç seyrederek, arabadan inip işe, arabaya binip eve giderek nasıl olur da size bahşedilen nimetlerin farkına varabilirsiniz ki? Havanın iyiden iyiye bozduğu günlerde içimizdeki üşengeçlik genleri her ne kadar 'Ne işin var bu kutup soğuğunda dışarıda, aç bilgisayarını ve oku bir şeyler' dese de mutlaka sokağa çıkıp en az bir saat koşup yürüyoruz. Çünkü o bir saatlik dilim, unuttuğumuz kimi değerleri hatırlamamıza yardım ediyor. Geçici de olsa o koşunun, yürüyüşün ardından cimriliğe biraz ara verip cömertleşiyor ve bir-iki ihtiyaç sahibinin yarasına merhem olmayı akıl ediyoruz. İki dakikalığına da olsa bankamatik kulübelerine girip ısınmaya çalışanları, at arabasının üzerinde ince elbiseleriyle çöp bidonlarını karıştırıp kâğıt toplayanları, ıslak kaldırımlar üstünde oturarak önlerindeki kutuya para konulmasını bekleyen yaşlı kadınları görünce elinizi cebinize atarak birkaç lira çıkarmamanız çok zor. Şükretmemeniz ise neredeyse imkânsız. Ülke sokak ve caddelerinde koşarken görgünüz ve kültürünüz de bu ara tavan yapıyor! Son senelerde moda haline gelen kare kare kesilmiş kaldırım taşlarının sanki ayağınız içine girsin ve de kırılsın diye dizayn edildiğini görmek üzücü. Kaldırımlar su içinde olduğundan, taşların sanki deprem görmüş gibi hemen her karesi değişik yüksekliğe sahip bulunduğundan birçok yerde yola inerek koşmak gerekiyor ki; maazallah vakitsiz âlem değiştirmek an meselesi! Arabaların sizi ıslatmamak gibi bir kaygısı yokken, trafik ışığı olan ya da olmayan dönemeçlerde henüz yaya bekleyen bir âdeme rastlayamadık. Bayanların sizi kapkaççı zannederek tedirgin olmalarıysa işin tuzu biberi! Ama varsın olsun; sporu sevmeseniz de ama garibanları anlamak, ama doktora ve ilaca vereceğiniz parayı azaltmak, ama kilo vermek, ama fiziğinizle barışmak için ya koşmayı ya da yürümeyi alışkanlık haline getirmelisiniz. Varislerine hâlâ her ay milyonlarca dolar kazandırmaya devam eden rock'n roll efsanesi Elvis Presley'in bir rivayete göre fazla kaloriden öldüğü söyleniyor. Öyle ki diyetisyenlerin hesaplamalarına göre son gününde ünlü şarkıcı yaklaşık 80 bin kalori almış! Neyse ki ülkem insanlarının birçoğu değil günde, ayda bile o kadar kaloriyi göremediği için fazla yemekten ölme tehlikesi yok. Tanınmış işadamı Rahmi Koç, seneler önce 'Zengin olmanın kötü yanlarından birisi de size iyi bakıldığından ötürü kolay kolay ölemeyişiniz!' demişti; Türk halkının çoğunluğu ünlü işadamının servetinin milyonda birine dahi sahip olamadığından ötürü iyi bakılma şansı da yok! Yani garibanları anlamak gibi bir derdiniz olmasa bile çok sevdiğiniz paracıkların sizi terk etmemesi adına ya koşmaya ya da yürümeye mecbursunuz. 2000'li yılların başında yapılan bir araştırmada kadınlarımızın % 56'sı, erkeklerimizin % 17'si şişman sınıfına giriyordu. İngiltere'de her 4 yetişkinden birisi obez. Sigara içmek insan ömrünü yaklaşık 10 sene kısaltıyorken obezlerden kaybolup giden yıllar 9 ila 13 sene arasında. Tip 2 şeker hastaları eğer ki kilolarına dikkat etseydi % 75'i diyabetik olmayacaktı. Demek ki neymiş; gariplerin hissini anlamak için olmasa bile sağlıklı ve uzun yaşama adına koşmanız ya da yürümeniz gerekiyor; bizden hatırlatması! |
şu zenginler adam olsa fakirlik biterdi!
Suçu başkalarına atarak kendini rahatlatma hastalığı insanoğlunun en garip taraflarından biri galiba.
Biz hep başkalarını suçlarız.
Mahallenin belediye tarafından yeterince temizlenmediğinden şikayetçi oluruz, camdan aşağı halı sirkeler, izmaritlerimizi atarız.
Araba kullanırken yayaların, yolda yürürken şoförlerin dikkatsizliğini konuşup dururuz.
Milli eğitim bakanını eleştiririz, kendimizi eğitmek için elimize kitap alıp okumayız.
Cehaletin en büyük düşman olduğunu söylemeden edemeyiz, evlerimizde maalesef kütüphane yoktur.
Bu örnekler uzayıp gider…
Çevremizde ki yoksullukları, geçim sıkıntılarını gördüğümüz zaman da bu ülkedeki zenginlere söylemedik söz bırakmayız.
Zenginin malı züğürdün çenesini yorar diye boşuna dememişler. Başkalarının mal varlığı ile ilgili uzun uzun yorumlar yapmak, mal varlıklarıyla nasıl eğlendiklerini saatlerce konuşmak hiç kimseye bir şey kazandırmaz.
Afrika da açlıktan ölen bebeklerin belgeselini izlerken göz yaşı dökmekten vazgeçip, yakınımızda birilerinin ihtiyaçlarını gidermeye başlamadığımız sürece mesafe alamayız.
Yakınımız derken, önce akrabadan başlamalı. En yakın akrabadan uzağa doğru gitmeli yardımlar.
En yakın komşudan başlayıp, mahalleye doğru el uzatmak gibi…
Biz ne yapıyoruz?
Yine tam tersini…
En uzaktakilere (Afrika) ağlıyoruz, yakındakileri görmüyoruz.
Afrika’yı sömüren batılıya, küfür, hakaret ve beddua edeceğimize, mahallemizde bir insanın yarasına merhem olmayı başarsak daha iyi olmaz mı?
* * * * * *
Hatıranın kime ait olduğunu not almamışım. Ancak Anadolu insanının “paylaşma” duygusunu gösteren, çok güzel bir hatırayı paylaşmak istiyorum sizlerle.
Işığı yanan evler….
"Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı.
Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye sıkılarak: "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim.
Hacıanne: "Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi.
Merak ettim, tekrar sordum: "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?"
Hacıanne: "Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, "ışığı yanan bir ev" bulsun diye bekliyoruz."
Konya Ovası'nda, ya da bir başka yerinde Türkiye'nin, trenden inen yabancılar için "Işığı yanan evler" yerinde hâlâ duruyor mudur?
Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı?
Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler?
Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler.
Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz.
Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.
* * * * * *
Başkalarına yardım etmek için zengin olmayı beklerseniz, hiç kimseye yardım edemeden ölür gidersiniz.
Yardım etmek için cebinizin
Gönlü zengin olan insanlar, parayla kendini zengin sananlardan daha zengindir.
Karanlık ruhlu adamların, karanlık evlerinde eğlenmeleriyle uğraşmaktan, konuşmaktan vazgeçmeliyiz.
Elinizdekini paylaşın yeter!
Evinizin ışığını yakın yeter
TV DE ALTYAZI 13 ŞEHİT EĞLENCE PROĞRAMI DEVAM
Şehit Düşen Askerlerimizin Mekanı Cennet Olsun .
Lanet olsun size de hain kurşunlarınıza da!
Yıl 1996,
Yer Başkale 9.Jandarma Sınır Taburuna bağlı Erenler Karakolu.
Tüm kalleşliğini yansıtırken gece, Dolunay’ın bize bıraktığı yürek yakan bir miras.
Şehadetinden henüz 1 hafta önce nişan yapmış 239. dönem Yedek Subay Trabzonlu Halil ve yanında şehit düşmüş 5 er.
Nişanlısına düğün hediyesi olarak verilen 4 metrelik kefen bezi Halil’den arta kalan.
Bir de o kutsal mertebe. Tartışılmaz bir askere verilen en güzel hediye.
O gecenin kulaklarımda çınlayan gökyüzünü kana bulayan silah sesleriydi
GENÇLİK NEREYE
Modernizmin "gençlik" vurgusunun altından, hiç de güzel kokular gelmiyor. Modern akıl, her alanda olduğu gibi hayatı kategorize ediyor. Bu fiili bir indirgeme türü. Her indirgeme, aynı zamanda bütünü parçaya feda etme anlamına gelir. Hayatı kategorize eden modern aklın da yaptığı bu.
Modern akla göre hayat sürecinin aşamaları olan bebelik, çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık ayrı birer kompartıman. Bebeyi kreşe, çocuğu okula, genci üniversiteye, olgunu işe, yaşlıyı huzurevine mahkum eden, evi ve aileyi işlevsiz kılan, evi pansiyon aileyi kulüp haline getiren bir algı tarzı.
DOSTLUĞA DAİR
neden sevgili dost
Kanatları kırık kuşlar misali.andan babadan yuvadan kilometrelerce uzakta yaşamak ve öğrenmek hayatı düşe kalka dikenli yollarda,nasıl ki yollar eğri büğrü ise hayat yolu da öyle işte …..dümdüz ilerleyemessin.Ayakta kalmak için savaşmalıyız.içimizdeki sevgi dağları,bir volkan misali gülümseyen gözlerden fark edilmeli.işte dostluk diye haykırmak var gücümüzle bu dünyaya inat,ve bilmeliyiz ki yeni yeni insanlar yeni yeni simalar.yeni doğmuş çocuklar misali mutlaka bakmak dünyaya.kendi hayatımızda dostluğu tarif etmek,dostluğa doğru yol alırken güneş yeniden doğacak.hayat yeniden başlayacak ,ayrılık saatleri gelse de bizim dostluğumuz yeniden başlayacak..
ELLER VAR....
editörden
Eller var. Karıştırıcıdır. Her şeyi karıştırır. Münasebetsiz ellerdir bu eller. Olur olmaz yere sokulur. Girmemesi gereken yerlere girer. Karıştırıcı eller, pislikten kurtulmaz. Çünkü karıştırma aşkı her şeyi kapsadığı için, bunlar arasına pislik de girer. Bu tür eller bulaştığı pisliğin faturasını kendi karıştırıcılığına kesmez. "Oralarda ne arıyordun?" diyene, "Öyle her şeyi ve her yeri karıştırırsan, boyuna kadar necasete batarsın" diyene söyleyecek bir sözü yoktur.
Eller var. Düzenleyici ve düzelticidir.
Ellerinizi birleştirin ki iki yakamız bir araya gelsin!
Kafamızın içini doldurmadan konuşuyoruz hiç durmadan. İki dudağımız hiç boş durmuyor. Konuştuğumuz konuları da kendimiz seçmiyoruz. Medya gündemimizi belirliyor, bizde yorumluyoruz. Maç haftası herkes futbol yorumcusu kesiliyor. Siyasi gelişmeler hakkında fikri olmayan zaten yok!
Yıllarca komünistlere düşman olan gençler “Kahrolsun Komünizm!” diye bağırırken, komünistler kitap okuyormuş. “Kahrolsun İsrail!”, “Kahrolsun ABD” diye bizler slogan atarken, onlar okumakla meşgul oluyor.
durduruveriyorum saatleri
editörden
Günün ortasında, telâşların, işlerin, koşuşturmaların tam ortasında duruveriyor, durduruveriyorum saati.
Ve düşünüyorum; dünya nereye akıp gitmekte, ben nerelere sürüklenmekteyim? Ben sürüklenip gitmekteyken akışın içinde, ellerimden akıp giden ne?
Akışın içinden sıyrılıvermek bir öğle vakti ve bakmak göğe, yıldızlara... Nereye gider bu vakitte yıldızlar? Sonra toprağa, her gün çiğneyip durduğumuz toprağa dönmek...
Yoksa beton mu her gün çiğneyip durduğumuz? Onun için mi ne ileri
ne geri gidebilmekteyiz? Beton, hep aynı beton mu her
<- Önceki Sayfa : : Sonraki Sayfa ->

