Kadın niçin alışveriş hastası olur?

Cuma, Nisan 18, 2007 · Kategori: KISSADAN HISSE

Evin hanımı alışveriş merkezlerinden beri gelmiyordu. Nerede yeni bir mağaza açılmışsa hep oradaydı. Sık sık evin eşyalarını değiştiriyor, moda olan her şeye yetişmek için adeta koşturuyordu. Eşi ise sürekli:

“Bu harcamalarına nasıl para yetiştireceğim? Bu tatminsizlik niye?” diyor; ama o, bildiğinden geri kalmıyordu. Bu sebepten sürekli tartışıyorlardı. Ne yazık ki, sayısız aile var bu kıskacın içinde olan. Gerek görsel ve yazılı basın, gerekse reklamlar, insanları sürekli tüketime zorluyor. Bilhassa kadın, tüketim dünyasının kurbanı oluyor. Elindekilerle yetinmiyor. Eşini maddi isteklerle boğuyor. Üç-beş parça eşya için evinin ve yuvasının huzurunu kaçırıyor. Maalesef günümüzde zorunlu olmayan ihtiyaçlar, zorunlu sırasını almıştır. Lüks, gösteriş ve rahat yaşama isteği, çağımız insanının hastalığı olmuştur. Eskiden birkaç maddeye duyulan ihtiyaç, yirmilere, yüzlere çıkmıştır.

Bu sebeple, kimi kadınların aşırı istekleri erkeği zor duruma düşürüyor. Özellikle erkeğin maddi gücü yeterli değilse, daha büyük bir problem oluyor. Uzmanlar maddeye aşırı önem veren kadının psikolojisine eğildiklerinde, eşinde aradığı sevgiyi bulamayan kadınların, bu boşluğu maddi şeylerle doldurmaya çalıştıklarını görüyorlar. Çünkü kadınlar sevildiğini hissetmek istiyorlar.

Aşırı istekleri ve alışveriş hastalığı karşısında, “Ben sana güç yetiremiyorum” diyerek tartışmak, sorunu çözmüyor. Prof. Nevzat Tarhan, kadının bu durumunu anlatırken, “karşılanmayan sevgi açlığının yerini doldurmak için eşinden öç alma” olarak tarif ediyor. Demek ki, çözüm sevgi anahtarında. Evet, sevgi, gönül kapılarını açan bir anahtardır. Yeter ki o anahtar kullanılsın. Fakat bazı eşler o anahtarı ya hiç kullanmıyor ya da kullanmakta cimri davranıyorlar. Eşinin kalp sarayının kapısını açmayı denemiyorlar. Haliyle o zaman devreye eşyalar, mağazalar giriyor.

Eşine karşı sevgiyi belirtmekte de Peygamberimiz bize en güzel örnektir. Hz. Aişe validemiz evlendiklerinde Peygamberimiz’e, “Beni seviyor musun?” diye sorar. Peygamberimiz “evet” deyince “Ne gibi?” der. Peygamberimiz “Kördüğüm gibi.” cevabını verir. Bu cevap Hz. Aişe validemizi çok sevindirir. Ve zaman zaman Efendimiz’in yanındaki sevgisini test etmek için, “Kördüğüm ne alemde?” diye sorar. Peygamberimiz, “İlk günkü gibi.” diye karşılık verir. (İbn Hanbel, Müsned, 6; 210) Şu halde erkeğin, eşine sevgisini belirtmesi sünnettendir.

İnsan sonsuzluk için yaratılmıştır

Çarşamba, Nisan 16, 2007 · Kategori: KISSADAN HISSE

Kimse bir gün yok olup gitmeyi istemez. Ölüm vardır. Ama o ebedler alemine açılan bir kapıdır. İman gözüyle bakmak hayata, ölüme ve ölüm sonrasına anlam kazandırır.

İnsanın bu dünyada huzur ve saadet içinde yaşaması onun kulluğuyla doğru orantılıdır. Bu elbette ‘Kulluk yapmayanlar hiçbir zaman mutlu ve huzurlu olamazlar’ demek değildir. Fakat inançlı bir insanla inançsız bir insanın yakaladığını iddia ettiği huzur ve mutluluk mahiyet itibarıyla birbirinden çok farklı şeylerdir.

Ebedi bir aleme inanmayan bir insanın mutlak manada huzuru yakalaması aklen mümkün değildir. İdam sehpasına doğru uzanan bir koridorda yürüdüğüne inanan bir insanın yolun sağında-solunda dizilmiş olan nimetlerden mutlak manada haz ve lezzet aldığını iddia etmesi ne derece inandırıcı olur tartışılabilir. Canından çok sevdiği bir insandan ebediyen uzak kalacağına inanan bir kimse hayattan ne derece zevk alabilir?.. Bunun gibi öteler buudlu meseleler bir bir dizilecek olursa insanın tek bir sığınağı kalıyor; aklını çıkarıp atmak.

İnsan duygular yumağı bir varlıktır ve her duygu madde dışı bir alemden mesaj mahiyeti taşır. Ancak insanda bir duygu daha vardır ki o, doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ı tanıtır. Bu duygu, insanda var olan ebed ve sonsuzluk duygusudur. Bu duygu sebebiyle insan, daima ebed için didinir ve ebed için çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey onu hakiki manada tatmin edemez.

***

DÜNYA, TATMİN YURDU DEĞİL

Bir aslanın pençesine bakınca anlıyoruz ki bu pençe parçalamak için yaratılmış. Bir kavun ise adeta “ben yenmek için yaratıldım” diyor. Ya insan? Daha annesinin karnında iken onun bambaşka bir dünya için yaratıldığı belliydi. O daracık yerde yürüyemiyordu ama ayakları vardı. Orada hiçbir şeyi göremiyordu ama gözleri vardı. Mahiyetine bakıldığında anlaşılıyordu ki; insan o daracık mekanın balığı değildi. Organları orada inkişaf edecek, daha sonra da geniş bir aleme yani dünyaya gidecekti.

Şimdi o, mükemmel cihazlarla donatılmış dünyada bulunuyor ve türlü türlü zevkler, türlü türlü lezzetler cismaniyet ve ruhaniyetinin hizmetine koşuyor. Fakat görülüyor ki; onun bütün duyguları burada tatmin olmuyor. “Lezzetlerim zeval bulmasın... ihtiyarlık semtime sokulmasın... ölümün soğuk soluğunu hiç ensemde hissetmeyeyim” istiyor. Oysaki insan ebediliğin sırrını çözemezse, ebedi alemin anahtarını bulamazsa burada nasıl tatmin olacak? Şu dünyanın fena ve zevaline karşı nasıl ayakta duracak? Çürümüş kemikler gözünün önünde tüllenirken, yılanlar, akrepler cesetler üstünde cirit atarken, hayat sönerken, ümitler, emeller kararırken nasıl teselli olacak? Bunların yerini ne ile dolduracak?

Bu noktada bakınız Fethullah Gülen Hocaefendi, düşünce ufkunda havanın iyiden iyiye karardığı, yokluk inancının paslı bir kama gibi kalbe saplandığı bir anda ebed düşüncesinin ışıktan bir gamze çakacağını ve inancın aydınlık iklimine davet edeceğini şu enfes ifadelerle anlatıyor:

“Zevklerinin acılaşacağı bir gün gelecek. Bütün güzelliklerin bir bir yok olduğunu göreceksin. Gençliğin gidecek, sıhhatin gidecek, lezzetlerin gidecek. Bütün bunlar peşi peşine giderken sen, arkada bir karanlık bırakarak tıpkı akşamüstü batan bir güneş gibi sönüp gideceksin. Halet-i ruhiyenin böyle olduğu bir anda ebed düşüncesinin sana göz kırptığını... ebede uzanan yolun sana pırıl pırıl parladığını göreceksin.”

İnsanda öyle arzular, öyle ihtiyaçlar var ki, onların yerini, kulluk ve onun ilk basamağı olan imandan başka hiçbir şeyle doldurmak mümkün değildir

« Önceki ::