yok

İtibara bak, hizaya gel...


Ankara'nın toprağı kazıldıkça silah çıkıyor. Yeraltından çıkartılan silahlarla Ergenekon davası da yeni bir zemine kayıyor. Gözleri açılamayanların gözleri açılıyor, davayı sulandırmak, ya da magazinleştirip hafife almak isteyenlerin kolu kanadı kırılıyor. Artık mızrak o kirli, yağlı çuvala sığmıyor. Çuval delik deşik...

Gölbaşı'nda ilk bulunan silahlar, İbrahim Şahin'in krokisinde işaretli oldukları için hemen malûm bir koro tarafından hafife alındılar. Dediler ki: "Çünkü Susurlukçunun krokisinden silah çıkmasından normal ne var?" Ertesi gün muvazzaf yarbayın krokisinden de bir cephanelik çıkınca suspus oldular. Muvazzaf subay.. yarbay.. evinde, krokisindeki yerlerde silahlar, mermiler, bombalar... Sahi bunun anlattığı nedir? Pişkinliğin, gayri ciddiliğin, sorumsuzluğun da bir sınırı var değil mi? Bunlarda yok... Sınır mınır yok bunlarda.

Son bir müdafaa hattı kurdular: "Tamam olabilir de.. bu Ergenekon örgütünde Susurlukçularla, mafyalarla, çetelerle şu şu saygın isimlerin, Cumhuriyet'in aydınlık yüzlerinin işi ne? Aynı kirli çuvala koyamazsınız onları..." Konulursa ne olur, demeyelim.

İtalya örneğini hatırlayalım. İtalya'da Gladyo adında aynen bizde olduğu gibi devlet içinde yuvalanmış, devletliler tarafından korunmuş, kollanmış, kullanılmış çetenin tasfiyesinde hiç saygın maygın demeden kimleri tutukladılar ve mahkûm ettiler, hatırlayalım. Bir defa beyin takımı olarak P2 Mason Locası çıktı. Bütün masonlar zaten saygın isimlerdir, öyle değil mi? Sonra 30 general, bir eski başbakan, 4 bakan, istihbarat örgütü şefleri, gazete ve TV editörleri, medya patronları, işadamları, bankerler, 19 yüksek yargı mensubu ve 58 profesör... Hepsi itibarlı, hepsi İtalya'nın güzide ve mümtaz evlatları... Yine ünlü Corriere della Sera Gazetesi'nin genel yayın yönetmeni ve grubun patronu da örgütün üyeleri arasında çıktı. İtalya'da örgütle bağlantılı tam 900 kişi tutuklandı. Terör örgütünün başında, istihbarat şefi ile birlikte 10 yıl ceza alan İçişleri Bakanı Jose Barrionuevo vardı. Sosyalist Parti Genel Başkanı ve eski Başbakan Bettino Craxi çetenin lideri olarak tespit edildi ve 12 eski bakan ve milletvekili arkadaşıyla yargı önüne çıkarıldı. Craxi, mahkûm olduğunda Tunus'taydı ve İtalya'ya dönmedi.

Bizde ise henüz, derin ilişkilerdeki siyasetçi ve medya elemanlarına sıra gelmedi. Bir ülke kirlenince, siyasetçisi ve medyası temiz kalabilir mi? İş dünyası temiz kalabilir mi? Evet bütün renkler kirlendi, birinciliği Susurlukçulara veremezsiniz...

Şu itibar meselesini konuşalım biraz. Bu ülkede, bütün darbeleri itibarlı ve güçlü bürokratlar yaptı. Ülkenin seçilmiş başbakanını ve bakanlarını asarken, itibarları zirvedeydi. Başta CHP'nin saygın milli şefi, CHP yöneticileri, bütün itibarlı yüksek yargı mensupları, yayın yönetmenleri, köşe yazarları, iş dünyası, en itibarlı ordinaryüs profesörler, rektörler onlara destek verdi. Bütün saygınlıkları ile alkışladılar.

28 Şubat sürecinde 20 tane banka hortumlandı. Hepsi saygın patronlardı. Gazete patronları vardı aralarında, çok itibarlı... O patronların saygın yayın yönetmenleri, saygın bakanlarla iş tuttu. Soyguncularla birlikte olan saygın siyasetçiler, onların saygın bürokratları, kendi insanını tehlike sayarken soygunları görmeyen, duymayan saygın kurtarıcılar vardı. Hepsi vardılar ve hepsi çok saygındılar...

Saygınlığın üç ölçüsü vardır: Evrensel insanî değerlere samimiyetle bağlı olacaksın. Yani dürüst olacaksın, erdemli olacaksın, fikir ve ifade hürriyetinden, din ve vicdan özgürlüğünden, hukukun üstünlüğünden, herkesin hesap verebilmesinden yana olacaksın... Ait olduğun toplumun değerleri seni rahatsız etmeyecek ve kendi insanını düşman bellemeyeceksin. Millet iradesinin dışında hiçbir yere yaslanmayacaksın... Yani olağanüstü bir dönem gelir, daha da tahrik edersek askerler yine darbe yapar, bize de başbakanlık, bakanlık düşer diye çetelere avukatlık yapmayacaksın... Bunları milletin gözünün içine baka baka yapıp, sonra da zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkmayacaksın.

İşte o zaman itibarlı olursunuz, benim güzel kardeşlerim...

yok

GİDİN LAN İŞİNİZE


Bir önceki Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer ne yaptı, biliyor musunuz? Gazi, Fırat, Erciyes, Cumhuriyet ve Trakya üniversitelerinde, seçim sonuçlarını ve YÖK’ün yaptığı ‘sıralama’yı es geçerek, kendi ideolojik cemaatinden kişileri rektör olarak atadı.

Kimse itiraz etmedi.

Bağımsız bir kurul olduğunu öne süren ÜAK sustu.

Sendikalar oralı olmadı.

Hep şahane, hep mükemmel, hep ‘hayran olunası’ tepkiler veren solcu lider ağzını açmadı.

Sağa sola çemkirmekten başka marifeti olmayan kalem sahipleri derin bir sessizliğe büründü.

Sezer bunu hep yapıyordu...

Süleyman Demirel Üniversitesi’nde de aynını yapmıştı.

Seçimde ikinci ve üçüncü gelen kişiyi değil, ‘toplist’te adı dahi olmayan birini rektör olarak atamıştı. Üstelik, o ‘biri’nin oy oranı yüzde 10 bile değildi. Siyasette olsaydı, baraj altında kalacaktı.

Kimse itiraz etmedi.

Sosyalist solcularımız sustu.

Bağımsız bir kurul olduğunu öne süren ÜAK kılını dahi kıpırdatmadı.

Hep şahane, hep mükemmel, hep hayran olunası tepkiler veren solcu lider yine ağzını açmadı.

Kadrolu ‘Baykal yalakaları’ yine derin bir sessizliğe büründü.

Sezer dur durak bilmiyordu...

Kocaeli’nde, Kahramanmaraş’ta, Malatya’da... Daha birçok yerde, liste birincilerini değil, ‘yakınlık’ derecesi yüksek adayları rektör olarak atadı.

Mesela, hem liste birincisi olan, hem de ‘güvenilirlik’ sorunu bulunmayan (üstelik YÖK’ten icazetli) eski rektör Prof. Rıza Ayhan’ı değil, kendi ideolojik cemaatine yakın bir ismi, muhtemelen daha da ‘güvenilir’ bulduğu Prof. Kadri Yamaç’ı tercih etti.

Üstelik, bu tercihinde duygusal davranmıştı.

Prof. Rıza Ayhan, çünkü, rektörlüğü döneminde, Yükseköğretim Yasa Taslağı çalışmalarında hükümetle diyalog kurulması gerektiğini söylemiş, bazı laik yürekleri ağızlara getirmişti.

Sizin anlayacağınız, bir ‘cezalandırma’ sözkonusuydu.

Buna da kimse itiraz etmedi.

Elbette, yasalar gereği seçme yetkisini kullanan kişinin, yani Cumhurbaşkanı’nın, ‘demokratik teamüllere’ uyması gerekmiyordu. İsterse, en az oyu alan kişiyi rektör olarak atayabilirdi. Tamamen ‘seçicinin keyfine’ kalmış bir durumdu.

Fakat, seçicinin keyfi, bazen ‘ilginç durumları’ da ortaya çıkarıyordu.

Ne gibi?

İnönü Üniversitesi rektörü Prof. Fatih Hilmioğlu’nun ikinci kez atanması gibi...

Hilmioğlu kim mi?

Hilmioğlu, Ergenekon’dan dolayı tutuklu bulunan bazı kişilerin düzenlediği ‘Kıbrıs mitingine’ üniversite kesesinden öğrenci taşımış, AB sürecini ‘ihanet’ sayan, yönettiği üniversitenin senatosuna sık sık ‘darbeleri meşrulaştırıcı’ kararlar aldıran bir kişidir.

Üstelik, yolsuzluk dosyası YÖK’te beklemektedir.

Şimdi...

Sezer’e sessiz kalanlar, İstanbul Üniversitesi’ndeki rektörlük seçimini bahane ederek, ‘atama usulüne’ (ve tabii Cumhurbaşkanı Gül’e) itiraz ediyorlar...

İyi de, ‘itirazcı’ sıfatını hak etmek için bugüne kadar ne yaptınız?

Hangi demokratik yararı gözettiniz?

Hangi ‘ulusalcı laikçi cemaatçiliğe’ karşı çıktınız?

Sezer’in yöntemi ‘demokratik’ olacak, bu yöntemi daha makul çizgilere çeken ve ‘rektör atama yetkisini benden alın, böyle olmuyor’ diyen Gül’ün yöntemi ‘antidemokratik’ sayılacak...

Öyle mi?

Bunlara verilebilecek en güzel cevap şu:

Gidin lan işinize...

Derdinizi bu harikulade sistemin mucidi Kenan Evren’e... Kenan Evren’in yaptığı anayasayı (dolayısıyla atama sistemini) değiştirtmemek için ölümüne mücadele veren ‘şahane’ önderiniz Deniz Baykal’a anlatın...

 

AHMET KEKEÇ   star

yok

Ne bağırıyorsun hemşerim?


En sonunda diyeceğimi baştan söyleyeyim ki, kendilerini mahallenin 'Ebedi Ağabeyi' olarak görenler 'Zaman yazarı şöyle dedi, böyle etti' diye düşük zekâ düzeyinden alıntılama yapmasınlar.

Zira malum, artık birinci sayfalarından imzasız açıklamalar yaparak meslektaşlarına ayar verdiklerini düşünüyorlar. Ne ki bir gazetenin böyle sürmanşetten imzasız yazı çaktığı an tükenişinin başladığı an olduğuna inanırım. (bkz: Hürriyet'in eski sahibinin sürmanşetten merhum Özal'a bindirdiği yazı.) Neyse diyeceğim şu; hiçbir kurumun, kuruluşun, özel yahut tüzel kişiliğin medyaya akreditasyon uygulamasını doğru bulmuyorum... Eğer bu ülkenin kanun ve nizamına göre yayın yapabiliyor, insanlar o gazeteye para verip alıyor, televizyonu açıp izliyorsa kimsenin o kuruluşa akreditasyon uygulama hakkı yoktur...

Sanırım daha önce de bir kez yazmıştım.

Yıllar önce, muhabirliğe ilk başladığım dönemde NATO komutanının ziyareti vesilesiyle TSK'ya ait bir binada yapılan bir toplantıyı takip etmiştim. Ya o zaman akreditasyon denen saçmalık yoktu yahut işi NATO koordine ettiği için Zaman'a herhangi bir sıkıntı yaşatmamışlardı. Beni şaşırtan şey, resmi yerleşkeye girdiğimiz an bir holding gazetesinde muhabirlik yapan meslektaşımın binaya olan aşinalığıydı. Durup durup, 'bir de falanca yarbayımın odasına gideyim... Bir de üçüncü kattaki filanca komutanıma merhaba diyeyim' şeklinde sağa sola koşturuyordu.

Sonrası malum; 28 Şubat süreciyle zirveye ulaşan birtakım zihniyetin kendisi gibi düşünmeyenleri hain olarak görüp, kendi etki alanlarında onlara yer olmadığının açık göstergesi olan akreditasyon uygulaması. Basın Konseyi gibi sade suya tirit, kerameti kendinden menkul birtakım oluşumların zaman zaman yarım ağızla itiraz eder gibi oldukları, ancak -yakinen biliyorum- içten içe sevinip, mutlu oldukları yıllar süren ayrımcı uygulamalar.

Gördük işte, Ergenekon dava süreciyle birtakım vıcık vıcık ilişkiler de bu uygulamanın birer yan etkisi olarak ortaya çıktı. Gece gündüz al takke ver külah gezip tozduğu arkadaşı komutana şikâyet edenden çıkardığı kitabın mürekkebi kurumadan, bir ilkokul öğrencisi heyecanıyla 'takdim etmek için' makama götüren gazetecilere kadar bir dolu akredite gülleri varmış!

Mesleğim icabı siyaset muhabirliği de yaptım, seçim otobüslerinin tepesinde gece-gündüz de geçirdim. Lakin fıtratım gereği siyasetten asla hazzetmedim, hiçbir siyasetçiyi kendime yakın bulmadım. Amerika'da bulunduğum esnada hasbelkader iki başbakanın ziyaretine tanıklık ettim, görüşmelerini takip ettim. Ama siyasi muhabirler bir dolu resmi ve asık yüzlü konularla uğraşıp manşet derlemeye çabalarken ben başbakanın poşet çayın ipini kaşığa dolayıp çayı süzmesini gözlemledim ve yazdım.

Dolayısıyla siyasi makamların uçağında bulunmayı değil bulunmamayı şans sayarım. Ve hiç anlamadığım gibi bana komik gelir hatta... Hatırlayın her siyasetçinin vardır öyle bir anısı. Uçaktadır, yurtdışına filan gidiyordur ve sağına soluna dizi dizi gazeteci yerleşmiş hatıra resmi çekiyordur. Bu tür resimler hep tebessüm ettirir beni.

Hani hiçbir sivri zeka 'kişisel' bir çıkarsama yapmasın bu satırlardan...

Şimdi görüyorum ki, Başbakanlık'ın Genelkurmay benzeri bir akreditasyon yapmasından epey rahatsız olmuşlar ve her olayı olduğu gibi bunu da devlet meselesi haline getirmeye çabalıyorlar. Başbakan'ın danışmanlarını giyotine yollamak isteyenden gazetelerinde Başbakanlık haberlerine genel sansür isteyen "Vernelli Ergenekoncu" tekliflerine kadar bir dolu strateji uçuşuyor havada...

Ama sorarlar adama, dün gizli-açık hoşuna giden, el çırptığın, en azından sesini çıkarmadığın yanlış bir uygulama bugün sana yöneldiğinde bu kuyruğa basılma sonrası avaz da neyin nesidir?

Zekâ problemi olanlar için tekrar ediyorum; hiçbir kurum ve kuruluşun akredite yapmasını doğru bulmadığım gibi, buna hakları olmadığına da inanıyorum. Tıpkı oğlunu yetiştirip, davul-zurna askere yollayan başörtülü anneyi tel örgü arkasına kovan zihniyetin buna hakkı olmadığı gibi. Ve tıpkı o anne gibi isyan ediyorum hatta; madem annesini düşman olarak görüp, kovuyorsunuz, oğlunu da askere almasanız ya!

NEDİM HAZAR  ZAMAN

yok

Düşmanlığın da bir haysiyeti olmalı!


İlk duyuşta şaka gibi gelse de içinde derin bir felsefe ve hakikatı barındıran "Gülen Hareketi yok; Gülen İnsanların Hareketi var!" diyen bir insana...

Sosyal bilimcilerle yediği bir yemekte onların Gülen Hareketi kavramını çok kullanmaları karşısında: "Gülen Hareketi kavramını doğru bulmuyorum. Ortada bir dert, bir sancı, bir ıstırap var. Bu dert ile dertlenen, bu sancı ile kıvranan, bu ıstırapla muzdarip olan insanların emekleri ile ortaya koydukları bir yapı var. Bunun bana izafe edilmesi, en azından onların hukukuna tecavüzdür; itikadımız açısından da şirke kadar uzar bu yaklaşım. Siz sosyal bilimciler olarak bu harekete illâ bir isim koymak zorundaysanız, şöyle diyebilirsiniz: Yüksek İnsanî Değerler Etrafında Toplanmış İnsanların Hareketi." Evet, bu teklifi yapan birine... Bilgi ve tecrübesi ile yol göstericisi olduğu insanların "ci-cu" ekleri kullanılarak kendi ismine izafesini, -haşa!- annesine zina isnadı, hatta ondan daha ağır bir hakaret olarak kabullenen birine... Hemen her cümlesi kaydedilmiş 70 yıllık hayatının kahve sohbetleri, cami vaazları, dost meclisi muhabbetlerinin hiçbir yerinde, 50'yi aşkın kitabının hiçbir satırında "Ben" dememiş, "Biz" dememiş, hep "O" demiş ve daima O'nu göstermiş birine. Sahip olduğu her türlü vâridata, kesbî bilgi ve tecrübeye, halkın kendine gösterdiği onca teveccüh ve ihtirama, öncüsü olduğu hareketin dünya çapında göz kamaştıran başarılarına rağmen kendini sıfırlamayı, tevazu ve mahviyeti iradî olarak tercih eden ve bunu inancının, ahlâkının lazımı sayan birine.

Uzmanı olduğu bir sahada bile söz söylerken; "Bu konuda söz söylemeye hâlimin de, dilimin de müsait olmadığının farkındayım. Kalem ve kelimelerim de bana bunu söylüyor. Susmak ve bir şey yazmamak gönlümde bir ızdırap, haddimi aşan bir mevzuda söz söylemek ise tam bir cür'et.. kendi kendime ne "sükût" diyebildim ne de yazıp çizdiklerimin ruhumda hâsıl ettiği endişelerden sıyrılabildim. Her zaman acz u fakrımı Hakk'ın inayetine bir çağrı saydım, cür'etimi de kalbi diline hâkim, dili sırrına tercüman, sırrı hafî ufkuna açık, hafîsi de ahfâ kenziyle irtibatlı erbab-ı gayret ve hamiyeti harekete geçirme sinyali sayarak "Bismillâh", "minallah", "ilâllah" dedim ve Hakk'ın ekstra lütfunu dileyerek yürüdüm. Kim nasıl anlarsa anlasın, ne böyle gâmız bir konunun ne de bunun daha berisindeki çok basit meselelerin eri ve ehli olmadığımı her zaman söylemişimdir, yine de söylüyorum..." diyen birine...

Evet, kavlî olarak bunları söyleyen, fiilî olarak da yaşayan bir zât'a; "O, kendisinin Allah tarafından seçildiğine inanıyor" demek ithamdır, bühtandır, iftiradır, ayıptır, zulümdür, hakarettir ve insafsızlıktır. Kısaca kendi mesaj ve beyanları ile ortaya koyduğumuz bu zât -tahmin edeceğiniz üzere- Fethullah Gülen Hocaefendi'den başkası değil!

Onu bir insan olarak sevmeyebilirsiniz, beğenmeyebilirsiniz; ya da bir kısım ideolojik engellere takılıp dünya genelinde onun ve takipçilerinin insanlığa hizmet nâmına yaptıklarını kabullenmeyebilirsiniz. Hatta onu düşman ilan edebilirsiniz. Ama bunların hiçbiri sizin ona ve onun şahsında binlere-milyonlara hakaret etmenizde sizi Hak önünde de, halk önünde de haklı çıkarmaz!

Düşmanlığın bile bir haysiyeti, namusu olmalı! Bana kalırsa düşmanını öldürmek için bile olsa önce dinlemek, okumak, tanımak insanî bir vecibedir. Hatta bunlar da yetmez; bir de anlamak lazım! Sahasının en itibarlı yayınlarından Foreign Policy dergisinin dünya genelinde aday gösterdiği 100 entelektüel arasına Gülen'i de koyması, Pakistan'daki Pak-Türk okullarını New York Times gibi bir gazetenin manşete taşımasının, aslında dost-düşman ülkemiz topraklarında yaşayan, bu millete, kültüre, vatana aîdiyet hisleri ile dolu herkesi sevindirmesi gerekir. Ama sevinme bir kenara "Seçilmiş insan olduğuna inanıyor!" türünden tezviratlarda bulunuyorlarsa ne diyelim, Allah insaf versin. Yarın Hakk'ın divanı var!   ahmet kurucan  zaman