..


http://vezirhan.blogcu.com/









H O Ş G E L D İ N İ Z
"

Düşmanlığın da bir haysiyeti olmalı!

00:18, 8.5.2008
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
.. Kategori YAZARLARDAN SECMELER .. 0 yorumlar .. Link
İlk duyuşta şaka gibi gelse de içinde derin bir felsefe ve hakikatı barındıran "Gülen Hareketi yok; Gülen İnsanların Hareketi var!" diyen bir insana...

Sosyal bilimcilerle yediği bir yemekte onların Gülen Hareketi kavramını çok kullanmaları karşısında: "Gülen Hareketi kavramını doğru bulmuyorum. Ortada bir dert, bir sancı, bir ıstırap var. Bu dert ile dertlenen, bu sancı ile kıvranan, bu ıstırapla muzdarip olan insanların emekleri ile ortaya koydukları bir yapı var. Bunun bana izafe edilmesi, en azından onların hukukuna tecavüzdür; itikadımız açısından da şirke kadar uzar bu yaklaşım. Siz sosyal bilimciler olarak bu harekete illâ bir isim koymak zorundaysanız, şöyle diyebilirsiniz: Yüksek İnsanî Değerler Etrafında Toplanmış İnsanların Hareketi." Evet, bu teklifi yapan birine... Bilgi ve tecrübesi ile yol göstericisi olduğu insanların "ci-cu" ekleri kullanılarak kendi ismine izafesini, -haşa!- annesine zina isnadı, hatta ondan daha ağır bir hakaret olarak kabullenen birine... Hemen her cümlesi kaydedilmiş 70 yıllık hayatının kahve sohbetleri, cami vaazları, dost meclisi muhabbetlerinin hiçbir yerinde, 50'yi aşkın kitabının hiçbir satırında "Ben" dememiş, "Biz" dememiş, hep "O" demiş ve daima O'nu göstermiş birine. Sahip olduğu her türlü vâridata, kesbî bilgi ve tecrübeye, halkın kendine gösterdiği onca teveccüh ve ihtirama, öncüsü olduğu hareketin dünya çapında göz kamaştıran başarılarına rağmen kendini sıfırlamayı, tevazu ve mahviyeti iradî olarak tercih eden ve bunu inancının, ahlâkının lazımı sayan birine.

Uzmanı olduğu bir sahada bile söz söylerken; "Bu konuda söz söylemeye hâlimin de, dilimin de müsait olmadığının farkındayım. Kalem ve kelimelerim de bana bunu söylüyor. Susmak ve bir şey yazmamak gönlümde bir ızdırap, haddimi aşan bir mevzuda söz söylemek ise tam bir cür'et.. kendi kendime ne "sükût" diyebildim ne de yazıp çizdiklerimin ruhumda hâsıl ettiği endişelerden sıyrılabildim. Her zaman acz u fakrımı Hakk'ın inayetine bir çağrı saydım, cür'etimi de kalbi diline hâkim, dili sırrına tercüman, sırrı hafî ufkuna açık, hafîsi de ahfâ kenziyle irtibatlı erbab-ı gayret ve hamiyeti harekete geçirme sinyali sayarak "Bismillâh", "minallah", "ilâllah" dedim ve Hakk'ın ekstra lütfunu dileyerek yürüdüm. Kim nasıl anlarsa anlasın, ne böyle gâmız bir konunun ne de bunun daha berisindeki çok basit meselelerin eri ve ehli olmadığımı her zaman söylemişimdir, yine de söylüyorum..." diyen birine...

Evet, kavlî olarak bunları söyleyen, fiilî olarak da yaşayan bir zât'a; "O, kendisinin Allah tarafından seçildiğine inanıyor" demek ithamdır, bühtandır, iftiradır, ayıptır, zulümdür, hakarettir ve insafsızlıktır. Kısaca kendi mesaj ve beyanları ile ortaya koyduğumuz bu zât -tahmin edeceğiniz üzere- Fethullah Gülen Hocaefendi'den başkası değil!

Onu bir insan olarak sevmeyebilirsiniz, beğenmeyebilirsiniz; ya da bir kısım ideolojik engellere takılıp dünya genelinde onun ve takipçilerinin insanlığa hizmet nâmına yaptıklarını kabullenmeyebilirsiniz. Hatta onu düşman ilan edebilirsiniz. Ama bunların hiçbiri sizin ona ve onun şahsında binlere-milyonlara hakaret etmenizde sizi Hak önünde de, halk önünde de haklı çıkarmaz!

Düşmanlığın bile bir haysiyeti, namusu olmalı! Bana kalırsa düşmanını öldürmek için bile olsa önce dinlemek, okumak, tanımak insanî bir vecibedir. Hatta bunlar da yetmez; bir de anlamak lazım! Sahasının en itibarlı yayınlarından Foreign Policy dergisinin dünya genelinde aday gösterdiği 100 entelektüel arasına Gülen'i de koyması, Pakistan'daki Pak-Türk okullarını New York Times gibi bir gazetenin manşete taşımasının, aslında dost-düşman ülkemiz topraklarında yaşayan, bu millete, kültüre, vatana aîdiyet hisleri ile dolu herkesi sevindirmesi gerekir. Ama sevinme bir kenara "Seçilmiş insan olduğuna inanıyor!" türünden tezviratlarda bulunuyorlarsa ne diyelim, Allah insaf versin. Yarın Hakk'ın divanı var!   ahmet kurucan  zaman



Bu rahatsızlık niye? bari kin gütmeyin efendiler

18:28, 24.4.2008
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
.. Kategori YAZARLARDAN SECMELER .. 0 yorumlar .. Link
Çok fazla değil, kısa süre önce, 9 Şubat'ta yazmışım şu satırları: "Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiçbir döneminde bu kadar aleni ve pervasızca inanç düşmanlığı yapıldığı, din hakkında ileri-geri, bilip-bilmeden atılıp tutulduğu dönem olmamıştır.

Daha düne kadar 'ne münasebet canım, iftiradır, inançlı insanlara baskı yapılmıyor' diye üfürenlerin gerçek yüzleri en basit bir inanç özgürlüğü talebinde 'yakarız ulan bu gezegeni' dercesine gözlerinin dönmesiyle meydana çıktı."

Neymiş efendim, Hakan Şükür yaklaşan derbi öncesi 'Kutlu Doğum Haftası'na yakışır bir maç olsun, seyirciler maça güllerle gelsinler.' demiş. Andıç Medyası basuruna mı, nasırına mı basılmış gibi haykırıyor: Vay efendim futbol ile ibadet arasında nasıl bir ilişki olabilirmiş?

Anmak ile ibadet arasındaki farkı bilmeyene oturup ne anlatabiliriz bilmiyorum ama kısa süre önce 'kandil gecelerine' takan, daha önce de 'Bir yılda iki kez Kutlu Doğum kutlanıyor olur mu hiç?' nevinden saçmalıkları yazı diye yayınlamışlardı. Bir süre önce mevzi değiştiren ve kendini 'tek' zanneden bir zavallı ekranda yakaladığı bir kulüp başkanına 'futbol ile inanç' arasındaki ilişkiyi eleştirmesi için ukalaca sormuştu. Başkan öyle bir cevap nakşetti ki suratına laftan anlayan için yerin dibine girmek daha iyiydi. Yerli yabancı neredeyse her maçta, önce yahut golden sonra dua edenler, teslis yapanlar, bilmem ne yapanları görmezden gelip gıkları çıkmayan çapaçul zihniyet akılları sıra bu tür baskılarla kendileri gibi olmayan, düşünmeyen insanları baskı altına alacaklar.

Gün boyu Hakan Şükür'e internetten manşetten çakmak baskı değil öyle mi? Gelen yüzlerce olumlu mesajı görmezden gelip 'Fenerli taraftardan Hakan'a tepki: Maça da haşema giyip çık' diye etiksizce (artık nasıl bir tabir olduysa bu) saldırmak normal he mi?

Şuna hiçbir diyeceğimiz olamaz: İnançsızsınızdır, yahut kendi kendinize yeni bir inanç modeli geliştirmişsinizdir. Bunda din yoktur, Allah yoktur, ibadet yoktur, herhangi bir sorumluluk yahut ilahi boyut yoktur. Gece viskinizi yudumlarken 'aman da aman ne kadar da inançlıyım ben' diye aynaya bakıp mutlu olabilirsiniz. Kimsenin gıkı çıkamaz.

Ve hatta şuna da eyvallah: Rahatsızsınızdır. Dinden, imandan, inançtan, inançlı insanın toplumda var olmasından, ne bileyim işini yapmasından, gazete çıkarmasından, avukatlık yapmasından, öğretmen, doktor olmasından huylanıyor, kıllanıyorsunuzdur. Anlaşılmaz bir durum değildir bu. Bu rahatsızlığınızı ifade etmenize de sonuna kadar saygı duyarız.

Ancak, içinizdeki bu nefreti ve karşıtlığı önce, 'araştırdık dinde böyle bir şey yok' türü komediye dönüştürmeye, olmadı sizi rahatsız eden şeyi çarpıtarak yanlış, hatta ahlaksızmış gibi sunmaya hakkınız yok, ağzınızın payını veririz.

Bir insanın peygamberini, velev ki bu sevgi peygamberi olan kendi Peygamberimiz ise anması kadar normal, hatta övünülecek bir davranış olamaz. Bu ayıp değildir, suç değildir. Size göre yanlış olabilir ama yeryüzünün hiçbir yerinde bırakınız suç olmasını, yadsınacak bir davranış değildir. Aksine hep takdir görür. Ve bu toplum bin küsur yıldır Peygamber'ini anmakta, O'nun doğum günü vesilesiyle çeşitli etkinlikler düzenlemekte, O'nun çağları aşan mesajını tüm dünyaya haykırmaktadır.

Siz bilmeyebilirsiniz, belki bilip de rahatsız da olabilirsiniz. Ancak bu durum kutlayanları, kendi peygamberlerinin güzelliğini herkese anlatanları mahcup etmez. Olsa olsa sizin utancınız ve ayıbınız olarak tarihe geçer.

Hani kutlamadan, idrakten, iz'andan filan vazgeçtik, anladık referansınız 'Karl Marks'. Ekranlarınızda sayfalarınızda bu millete ait tek değer olmamasını da anlıyoruz. Ama hiç olmazsa kin gütmeyin efendiler!

24 Nisan 2008, Perşembe       nedim hazar  ZAMAN



SIYIRIRSA NE HALT EDECEKSİNİZ?

23:49, 3.4.2008
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
.. Kategori YAZARLARDAN SECMELER .. 0 yorumlar .. Link
Herkes, partinin kapatılacağına kesin gözüyle bakıyor.

"Mahkeme kararını bekleyelim" diye sahtekârlık edenler, "belki beraat eder canım" numarası çekenler, "tamamdır bu iş" diye ellerini ovuşturuyorlar.
"Efendi efendi savunmanızı hazırlayın" öğüdünü verenler, bıyık altından "savunmanın kralını da yapsan havanı alacaksın" diye sırıtıyorlar.
Müthiş bir ikiyüzlülük, utanma duygusunu çoktan geride bırakmış meslektaşlarımızın yüzüne yapıştı kaldı.
Fakat, aklını fikrini hepten yitirmemiş, "başarı sarhoşluğuyla" gözü dönmemiş dürüst arkadaşlarda da şimdi bir "acaba mı" duygusu yeşermekte...
Ya başbakan, bir yolunu bulur ve kendini de partisini de kurtarırsa?
Yok canım, "çok iyi savunma yaparak" falan değil.
Anayasayı değiştirirse...
Sayı tutturamadığı durumda da referanduma giderse...
Böyle bir referandumun "toplumda büyük çalkantılar ve gerginlikler falan yaratacağını" yazarak gizlice tehdit etmeye çalışıyorlar başbakanı.
"Çok büyük sarsıntı ve bölünmeler" olabilirmiş. "Yeni tehdit ve tehlikeler" doğabilirmiş.
Ya bunlar boş lafsa? Ya öyle olmazsa? Ya, parti kapatmayı zorlaştıran değişiklikler yapılır ve referandumda da halk tarafından kabul edilirse?
Ya, gerginlik falan çıkmaz, millet gider oyunu kuzu kuzu verirse?
Tarhan Erdem'e gene sorun bakalım, "yüzde kaç çıkma" ihtimali var?
Sakın, geçen referandum gibi yüzde yetmiş çıkmasın? Belki de yüzde seksen, ha?
Adnan Menderes asıldığı zaman "mantar tabancası bile patlatmayan" halk, geçen yıl sessiz sedasız rejimi değiştirdiği, cumhurbaşkanını kendisi seçmek istediğini belgelediği gibi, bunu da çıt çıkarmadan hallediverirse?
O zaman ne halt edeceksiniz?
Anayasa değişti, dava düştü, kapatılamıyor... "Çantada keklik" gördüğünüz operasyon iki seksen yattı... Ne yapacaksınız?
Darbe mi? Olamıyor.
Yeni bir dava mı? Artık mümkün değil.
Eee, ne yapacaksınız kuzum, ne yapalım diye İlhan abinizin yazılarına mı bakacaksınız?
"Sandıkta yenmekten" başka çıkar yol olmadığını anlayana kadar, bakın bak alım...
Ama sandıkta yenemeyeceğinizi de çok iyi biliyorsunuz.
Aslında zor durumda olan başbakan değil sizsiniz ama bunun farkında mısınız acaba?
Kimileriniz, Tuna Bekleviç diye hiç kimsenin tanımadığı bir çocuğun tabela partisinden medet umacak kadar zavallı duruma düşmedi mi?

03.Nisan.2008 08:47:56    engin ardıç



Mevlid Kandili'nde içki servisi

11:58, 21.3.2008
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
.. Kategori YAZARLARDAN SECMELER .. 1 yorumlar .. Link
Uzun yıllar görev yaptığım için, hadisenin geçtiği üniversiteyi yakından biliyorum. Gazi Üniversitesi bünyesinde, geçtiğimiz çarşamba günü Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi açılıyor.

Mutat olunduğu üzere açılışta içki servisi yapılıyor. Ancak çarşamba gününün mutat dışı bir özelliği var: Mevlid Kandili'ne tesadüf ediyor. Bir grup ülkücü genç durumu protesto ediyor ve güvenlik güçlerinin müdahale ettiği hafif bir gerginlik yaşanıyor. Bir öğrenci durumu "Müslüman mahallesinde salyangoz satmak" olarak özetliyor. Mevlid Kandili'nde içki servisini "saygısızlık" olarak gördüklerini söylüyor. Organizasyonun sorumlusu olan Rektör Yardımcısı Profesör Pampal, Yargıtay Başsavcısı'nın şapka çıkartacağı cinsten "laik" bir karşılık veriyor ve "Kandile özellikle denk getirmedik ama denk de gelebilir. İsteyen alkol alır, istemeyen almaz. İbadet etmek isteyen kokteyle katılmaz. Bizim ne yapacağımıza öğrenciler karar veremez. İnsanların özel hayatını onlar düzenleyemez" karşılığını veriyor.

"İnsanların özel hayatını onlar düzenleyemez" itirazı önemli. İyi de, kamusal bir mekânda, kamusal bir aktivitenin içinde "şerefe" diye yukarıya kaldırdığınız içki kadehi özel hayatınıza ne ölçüde dahil olabilir? Üstelik durumu protesto eden öğrenciler, ikram edilen içkilerin parasının öğrenci harçlarından karşılandığını belirtiyorlar. Doğru mu? Bu içkilerin parası elbette birilerinin cebinden çıkmıyor. Döner sermaye gibi, öğrenci katkı paylarından veya üniversiteden hizmet alanların ödedikleri paralardan çıkıyor. Kamu kaynakları ile "özel hayat" olur mu? Hangisi doğru?

Başsavcı'nın iddianamesini, doğru ile yanlışı ayırt etmek için bir ölçü olarak alırsak varacağımız sonuç şu olacak: Mevlid Kandili'nde bir açılış kokteylinde içki içmek "laik yaşam biçimi"nin gereğidir. Aksi takdirde toplumsal hayatta dinî kuralların egemen olduğu sonucu çıkar ki, bu durum laikliğe aykırıdır. Nitekim iddianamede; "Halk sağlığı ve gençliğin korunması bahane edilerek, adeta şer'i nizam uygulanırcasına alkollü içki satış ve tüketim alanlarının daraltılması ve giderek yasaklanması" suçu kapatma gerekçeleri arasında zikredilmektedir.

Peki, kamu kaynaklarını kullanarak kamusal bir mekânda dindar insanların rencide edilmesi laikliğin gereği ise, Gazi Üniversitesi'nde yaşanan olayın benzeri gerginliklerden toplum nasıl korunacak?

Karşımızda bir anayasal prensibin var oluş gerekçesi ile, amacından çok uzak kullanılması arasındaki derin uçurum duruyor. Neyin laikliğe uygun, neyin laiklik karşıtı bir durum olduğunu anlayabilmek için gerçek hayata bakmamız yeterli. Ne kadar iddia edilirse edilsin laiklik dendiğinde karşımızda kutsal bir prensip değil, akla uygun bir toplum düzeni gelmeli. Akıl, toplumu barış içinde yaşatacak bir genel çerçeve oluşturmaya çalışıyor. Devleti dinler karşısında tarafsızlaştırarak, dinî inanç farklılıklarından kaynaklanan çatışmaları önlüyor ve bu prensibe laiklik adını veriyor.

Başsavcı ise iddianamede sayfalar boyu farklı bir muhakemeyi yürüterek laikliği "modernleşme felsefesi, insanca yaşama yöntemi ve insanlık ideali" gibi ne anlama geldiği konusunda yüzlerce farklı görüşün birbiriyle cenk edeceği bir alana taşıyor. Kısaca laikliği, toplumsal barışı sağlayan bir prensip olmaktan çıkartıp, bir kavga vesilesine dönüştürüyor.

İddianameden bir başka laiklik tanımı: "Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türk Devrimi'nin kaynağı olan laiklik ilkesi toplumun akıl ve bilim dışı düşüncelerle yargılardan uzak kalmasını amaçlar". Vahye dayanan bütün dinler "akıl ve bilim dışı düşünceler" olduğuna göre bu cümleden çıkacak tek sonuç, laikliğin amacının toplumu dinden uzak tutmak olduğudur.

Bu yaklaşım toplumsal barışın değil, bitip tükenmeyecek kavgaların ve devleti kargaşaya sürükleyecek kaynayan bir kazanın ateşi olabilir.

Halbuki bilimin deryasına dalmaya gerek yok, akla uygun basit bir muhakeme bile bize, Mevlid Kandili'nde kamu mekânında kamu kaynakları ile içki servisi yapılmasının toplumsal barışa, yani laikliğe aykırı olduğunu bize gösteriyor
MÜMTAZ ER TÜRKÖNE ZAMAN



O zaman ayakkabınızı da fırlatın...

00:00, 21.3.2008
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
.. Kategori YAZARLARDAN SECMELER .. 0 yorumlar .. Link
Türkiye'de maalesef farklılıklardan bir kutuplaşma icat edildi. Bu kutuplaşma, laiklik militanlarına öylesine at gözlükleri, peşin yargılar ve şablonlar verdi ki, bir barış zemini için ağzınızla kuş tutsanız bile nafile. Hâlbuki tehlike, devlet içinden beslenen çetelerle, onların faili meçhul ettikleri cinayetlerle, provokasyonlarla, kamuoyunun etki altına alınmasıdır. Belli grupların gazete ve televizyon yayınları da makul çoğunluğun kafasını karıştırmakta, kutuplaşmayı daha geniş çevrelere taşımaktadır. AK Parti'nin kapatılmasını isteyen laik militan grupların, son çıkışı nedir biliyor musunuz? AK Parti ile MHP yöneticileri, parti kapatmayı zorlaştıracak bir ortak çalışma yapacaklar ya, şimdi dert, bunun önünün nasıl kesileceği. Ve buldukları müthiş dayanak, en az 367 garabeti kadar hukuk dışı bir saçmalık: Anayasa Mahkemesi'nde görülecek bir konuda, yani dava sürerken parti kapatmanın kıstaslarını değiştirecek bir anayasa değişikliği yapılamazmış. Gerekçeleri de Anayasa'nın 138. maddesi. Hâlbuki o maddede denilen şudur: "Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz." Bu madde Meclis'in yasama yetkilerini engelliyor mu? Ne alakası var? Zaten öyle olsaydı Meclis hiçbir zaman kanun yapamazdı. Denilen, mahkemenin yönlendirilemeyeceği, dava içeriği ile ilgili soru önergesi verilemeyeceği, genel görüşme yapılamayacağı, Meclis soruşturması açılamayacağıdır. Anayasa'da parti kapatma ile ilgili maddeler değiştirilirse, bu bir hukuk cinayeti olurmuş. Allah aşkına siz hiç böyle bir şey duydunuz mu? Bugüne kadar yapılmış bütün yasa ve anayasa değişiklikleri esnasında, AB'ye uyum yasaları sırasında, o değişikliklerle ilgili yüzlerce, binlerce dava görülüyor değil miydi? Yeni yasalarla bu davaların pek çoğu düşmüş olmuyor muydu? 2004 yılında yeni bir Türk Ceza Yasası kabul edildi. On binlerce dava düştü. Siz o zaman Türkiye'de değil miydiniz? Açık söyleyelim. Siz bunu hep yapıyorsunuz. 367 meselesinde de yaptınız. Hukuk falan dinlediğiniz yok. Sizin yaptığınız neye benziyor biliyor musunuz? Hani kavgada acizlikten eline ne geçirirse karşı tarafa atanlar var ya.. hani ayakkabısını çıkarır atar, elindeki cep telefonunu fırlatır, kolundan saati çıkarır atar, siz onlara benziyorsunuz... Sonra mevcut Anayasa maddeleri, antidemokratik ise -ki bu 12 Eylül ürünü Anayasa'nın zaten ruhu antidemokratik- o maddelerin değiştirilmesi neden bir rejim tehlikesi oluşturacak? Yani böyle antidemokratik hüviyeti ile sonsuza kadar devam mı etsin bu Anayasa? Ha, daha önce düşünülmeli, savsaklanmamalıydı. Ona itirazım olmaz. Ama şu da var, biz zaten demokratikleşmeyi hep kafamıza taş düşünce, yamaçtan tomruk yuvarlanınca, yumurta kapıya gelince, ya da dışarıdan bir baskı olunca yapmıyor muyuz? Bugün olan da bu... Ancak, bütün şu yaşadıklarımız bize temel problemi unutturmasın. Türkiye'nin temel sıkıntısı şudur: Farklılıklar, fikir ayrılıkları, siyasî ayrılıklar Batı ülkelerinde de var. Neden onlarda bir kutuplaşma olmuyor? Bu kutuplaşma çatışmaya dönüşmüyor da, biz, öteki gördüklerimizi "vampirler, kan içiciler", düşmanlar olarak görüyor ve saldırıyoruz? İster üniversitelerdeki başörtüsü yasağı olsun, ister AK Parti'nin kapatılması talebi olsun, laiklik üzerinden sürdürülen savaş daha ne kadar devam edecek? Bu çetelerle, provokasyonlarla, bürokraside ve medyadaki cemaatçilik anlayışı ile sahi giderek derinleştirdiğiniz kutuplaşmayı nasıl önlemeyi, bitirmeyi düşünüyorsunuz? Savaşta bile yaralıların, ölenlerin alınması için ateşkes yapılıyor. Bir ateşkes olsa.. birbirimizi dinlemeyi, anlamayı denesek. Konuşsak, birbirimize hoşgörü göstersek. İnsanlık öldü mü?
hüseyin gülerce ZAMAN



Yazık oluyor...

13:38, 18.3.2008
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
.. Kategori YAZARLARDAN SECMELER .. 0 yorumlar .. Link
Korkulan oldu ve Borsa dün çöktü. Daha şimdiden hesaplanabilir zarar 20 milyar dolar. Bunun bir de orta ve uzun vadede yol açacağı zarar var.

Çünkü siyaseten istikrarsız gözüken bir ülkede hiç kimse yarın sabah hangi anormal sürprizle karşılaşacağını kestiremez. Yatırımlar durur, piyasalarda belirsizlik hakim olur. Öyle bir ülke düşünün ki yüzde 50'ye yakın oy oranıyla iktidar olmuş bir parti kapatılmayla karşı karşıya. Böyle duruma maruz kalan bir hükümet uluslararası ilişkileri nasıl yönetir, ekonominin gelişmesini nasıl sağlar ve hepsinden önemlisi Türkiye'nin uğrayacağı zararı nasıl ortadan kaldırır?

27 Nisan bildirisi de cuma gecesi yapılmıştı. O güne saklanmasının nedeni ekonominin uğrayacağı zararı asgariye indirmekti. Asgarisi bile 8,2 milyar dolar kayba sebebiyet verdi. Durduk yerde her bir vatandaşın cebinden paralar uçup gitti, ekonominin dengesi altüst oldu. Bir sene içinde iki büyük siyasî müdahale ile karşı karşıya gelmek bu ülke için çok büyük bir risk anlamı taşıyor. Zaten dünya ekonomisi zor bir dönemden geçiyor. Vaktiyle Mümtaz Soysal'a "ekonomiyi mahvettin, özelleştirmeye izin vermedin" diyenlerden bir kısmı bugün bambaşka bir atmosferde yazı yazıyor...

"Falan partiye zarar versin de ne olursa olsun; isterse kıyamet kopsun" denemez. Hiç kimse böyle düşünemez. 16 milyondan daha fazla oy alan bir partiyi kapatmak için çok ciddi deliller, somut suçlamalar ortaya koymak lazım. Böyle bir durum yok. Kamuoyunda meselenin hukukî değil siyasî olduğuna dair şüpheler artıyor. Adalet mekanizmasının kendini tartışılır hale getirmesi de üzücü. Çünkü yargı "tam bağımsız ve tarafsız" kalmaya mecbur. Açık söylüyorum; bu iddianameye göre Türkiye'deki bütün partilerin kapatılması gerekir; CHP de buna dâhil... İnanmayan başörtüsü tartışmaları sırasında Baykal'ın yaptığı fıkhî açıklamalara bakabilir...

Üzülerek belirtmek zorundayım ki vatandaş şöyle düşünüyor: AK Parti'nin önünü tıkamak için son birkaç yıldır hamleler yapıldı. Milleti laik-antilaik şeklinde bölecek eylemlere başvuruldu. Çeteler başarılı olamadı. Genelkurmay web sitesinde yayınlanan 27 Nisan bildirisi ile bir başka engellemeye şahit olundu ve halk bu tavra sert tepkiler gösterdi. Şimdi yargı yoluyla yeni bir müdahale deneniyor.

Algı budur. Doğrudur, yanlıştır onu bilmem; ama algı budur. En çok yargı üzülmeli bu duruma; çünkü adalete gölge düşmesi, telafisi mümkün olmayan yanlışlara yol açar. Şimdiden kara kara düşünenler ve "Bu iş AK Parti'ye yarayacak, yine mağdur duruma düşmüş olacak" diyenler var. Mağduriyet, mahrumiyetle ortaya çıkıyor; durduk yerde oluşmuyor.

Bazı medya mensuplarının "Yargı süreci devam ediyor, neden eleştiri yapıyorsunuz?" türünden sözlerini hayretle ve ibretle izliyor halkımız. Aynı kalemlerin Şemdinli davasında bir savcıyı nasıl linç ettiğini, iddianamesi kabul edilen Ferhat Sarıkaya'nın meslekten nasıl ihraç edildiğini ve bu arada medyatik desteğin nasıl fütursuz bir şekilde ortaya konulduğunu hiç kimse unutmadı. Çifte standardın bile standardı olmalı. Rektör Yücel Aşkın davasında, medya tarafından hâkimlerin ve savcıların nasıl baskı altında tutulduğunu da unutmadı bu millet. Şimdi medya etiği havasına bürünerek tarafsızlık maskesi takmak, o yüzden, inandırıcı değil. İddianamede yer alan sözlerin önemli bir kısmı gazete köşe yazarlarının tartışa geldiği konular. Bu söylenenler suç unsuru olsaydı yüzlerce köşe yazarı da soluğu mahkemede alırdı. İşte bu kadar vahim ve anormal bir durumla karşı karşıyayız. Herkesin Türkiye'nin kayıplarını iyi düşünmesi, ona göre davranması şart! Kriz havası sürerse 2008'in faturası ağır olur. Önemli olan, bunu kimin ödeyeceği değil, çünkü bunu ödemeyen insan kalmayacak; en çok da sebep olanlar ve kışkırtanlar...
ekrem dumanlı ZAMAN



Şarkılarda isyan ve tekfir

10:54, 13.3.2008
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
.. Kategori YAZARLARDAN SECMELER .. 0 yorumlar .. Link
"Yıllardır soruyorum bu soruyu kendime; Allah'ım bu dünyaya ben niye geldim?" "Yazıklar olsun, yazıklar olsun! Kaderin böylesine yazıklar olsun!"

"Ben mi yarattım, ben mi yarattım? Derdi ıztırabı ben mi yarattım? Günah zevk olmuşsa, vefa yorulmuşsa, düzen bozulmuşsa, ben mi yarattım?"

Bazı şarkı sözleri bunlar. Mevzu ise, böylesi Rabb'in hükmüne, kadere inkâr ve isyan kokan sözlerin yer aldığı şarkıları, türküleri dinlemenin dinî hükmü. "Sanat sanat için midir?"den "İslamî eğlence ve müzik" anlayışına ve onun sınırlarına, "elfaz-ı küfr" yani insanı küfre sokan sözlerden, onun lazımı sayılan "tekfir"e kadar uzayan çok çeşitli yönleri var bu konunun. Soru sadece tekfir ile sınırlandırıldığı için, cevabı da o çerçevede tutmaya çalışacağız.

İman, en genel anlamda kalbin tasdiki ve dilin ikrarı ile sabit olan, izhar edilen bir olgudur. İman edilen şeyleri pratik hayata yansıtma, literatürdeki isimlendirmesi ile "amel" ise, ehl-i sünnete göre imanın göstergelerinden "olmazsa olmazlarından" değildir. İslam düşünce tarihinde uzun tartışma ve müzakerelere konu olan bu husus, aslında iki cümle ile geçiştirilecek kadar basit değildir. Onun için gazete makalesi içinde mevzunun bu yönüne girmeye gerek yok; fakat cevabın sağlam bir zemine oturtulması için bu kadarlık olsun meselenin hatırlanması şart.

Kâmil manada iman etmiş bir insan, Allah'ın ezelde takdir buyurduğu müsbet veya menfi hiçbir şeye karşı gelmez. Klasik söylem içinde "gassalın elinde meyyit gibi" kendini kaderin suları içine bırakır ve yüzer. Yunus diliyle Rabb'in Cemalinden veya Celalinden gelen vefaya da, cefaya da safa nazarıyla bakar ve hayatını itiraz etmeden yaşar. Fakat bu, cebriyeciler misali iradeyi bütün bütün nefy ve inkâr anlamını taşımaz. Mümin hadiselere mazi açısından böyle baksa da geleceğe iradesi açısından bakar. İster cüz'i irade, ister meyelan, isterse meyelanda tasarruf deyin, son tahlilde kâmil mümin düşünceden amele kadar her şeyini iradesi ile belirler, tercihini kendisi yapar. Zaten ahirette mesul tutulmanın, cennet veya cehennemi hak etmenin, dünyanın ahiret adına bir imtihan meydanı olmasının sırrı da buradadır.

İşte kâmil ve şuurlu mümin, Rabb'in külli ve muhit ilmiyle tesbit buyurduğu ve neticede kaderini inkâr, O'na isyan anlamını taşıyan sözleri ağzına almaz, alamaz ve almamalı. Zira inanç, bir müminin sahip olduğu en önemli definesidir ve onun her şeye rağmen korunması gerekmektedir.

Bunları çeşitli saiklerle dile getirenler, tekfir edilebilir mi meselesine gelince; öncelikle tekfir, başkasını İslam inancına aykırı inanç, söz ve davranışlarından dolayı kâfirlikle itham etme demektir. Bu alabildiğine basit, çalakalem ve herkesin verebileceği bir hüküm değildir. Halk tabiriyle "ince eleyip, sık dokunması" gerekli olan bir alandır o.

İki; nesir, nazım yoluyla dile getirilen inkar ve isyan kokan düşüncelerin uzadığı noktayı bilip-bilmeme, bu çerçevede hükme varırken dikkate alınması gereken ikinci husustur. Zira "lüzum-u küfr değil, iltizam-i küfr, küfrü gerektir." Yani dıştan bakıldığında insana kâfir dedirtecek söz ve davranışları söyleme/yapma değildir, insana kâfir damgasını vurdurtacak olan. Aksine söylenen söz ve yapılan davranışın küfür olduğunu bilme, inanma ve benimsemedir. Dolayısıyla bu tür sözlerin yer aldığı şarkıları, türküleri söyleyenlerin belki de hepsi veya büyük çoğunluğu bu manada meselenin farkında değillerdir. Kaldı ki bunları kaleme alanların içinde bulundukları halet-i ruhiye de ayrıca düşünülmeli. Nitekim bunlar, lihikmetin başa gelen musibetlerden bunalmış bir ruh halinde dile getirilmiş olabilir.

Üç; ilk paragrafta iktibas ettiğimiz veya "Gülmeyecek bu yüzü neden verdin ya Rab! Ya birazcık neşe ver, ya beni baştan yarat!" ya da ""Mevlam birçok dert vermiş, beraber derman vermiş. Bu onulmaz yareme, neden ilaç vermemiş?" vb. sözler, inkâr ve isyan zaviyesinden ele alındığında hepsi aynı seviyede değildir.

Sonuç olarak, mümin böylesi her tarafından şüphe kokan ortamlardan uzak durmalı ama bunlardan dolayı da besteci, güfteci, yorumcu ve dinleyicisi ile hiç kimseyi tekfire yeltenmemelidir.

ahmet kurucan zaman



Fethullah Gülen'e dokunan yanıyor mu?

10:53, 13.3.2008
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
.. Kategori YAZARLARDAN SECMELER .. 0 yorumlar .. Link
Belli bir çevre, her fırsatta Fethullah Gülen aleyhine insafsız bir saldırı kampanyası sürdürüyor. Son olarak Akşam gazetesinin bir haberini aynı gün internet sitelerine, başlığına bile dokunmadan taşıyan Hürriyet, Milliyet ve Vatan gazeteleri, basın meslek ilkeleriyle bağdaşmayan bir gayretkeşlik gösterdiler.

Neymiş: "Fethullah Gülen'e dokunan yanıyor..."muş. Ve sıralıyorlar: Gülen hakkında dava açan eski DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel'in Rus kadınlarla alem yaparken çekilmiş gizli görüntüleri ortaya çıkmıştı... Gülen hakkında suç duyurusunda bulunan yazar Ergün Poyraz, Ümraniye'de ele geçirilen el bombaları soruşturması kapsamında tutuklanıp cezaevine konuldu... Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi savcılarından Salim Demirci, mahkemenin beraat kararını, Yargıtay'a başvurarak temyiz etmişti. Onun da Başbakan'a küfür eden konuşmalarının kaseti Youtube'a düştü... Gülen'i izinsiz olarak dinledikleri ortaya çıkan emniyet görevlileri yargılandılar... Adamlar gerçekten yanmışlar ama, kendileri kendilerini yakmışlar... Bu yayınlarla ne demek isteniyor? Gülen'in her yerde gücü var. Kendisiyle uğraşanları dinletiyor... Pekiyi deliliniz ne? Yani Gülen kime, kimlere dinletmiş? Bu konuda elinizde belge var mı? Yok...

MİT, Emniyet istihbaratı, Askerî istihbarat, Jandarma istihbaratı bulsunlar bu dinletenleri. Siz bu kurumlara başvurdunuz mu? Belge istediniz mi? Kendi imkânlarınızla elde ettiğiniz bilgi ve belge var mı? Yok...Yaptığınız meslek ahlakı ile katiyen bağdaşmamaktadır. . Yargısız infazdır. Sayın Gülen'i zan altında bırakmaktır. Çamur atmaktır.

Pekiyi siz değil misiniz, "niçin Ergenekon terör örgütü hakkında yazmıyorsunuz?" denilince, "biz hukuka saygılıyız, yargıya intikal etmiş bir konuda yazamayız" diyen? Siz değil misiniz ciddi ciddi hukukun üstünlüğünü savunan? Gülen'in kendisiyle uğraşanları dinlettiği iddianız, yargıya bile intikal etmiş değil. Sadece dedikodu... Hangi vicdanla bir dedikodu için "Gülen'e dokunan yanıyor" diye başlık atabiliyorsunuz? Bu, insafsız bir çifte standart değil mi, büyük ve zalimce bir yargısız infaz değil mi? Sağlık problemleriyle uğraşan, gündeme gelmemek için gözlerden uzak, münzevi hayat yaşayan bir insanla neden bu kadar uğraşılıyor?

Bu sorunun cevabını bu sütunlarda belki yüz defa vermeye çalıştık. Muhterem Gülen; kendi öz değerlerimize sahip çıkarak, çağı doğru okuyarak, evrensel insanî değerlerde buluşmayı, hukukun üstünlüğü ve adalet anlayışı ile ülkemizi uluslararası yarışta öne çıkarmayı hedefleyen fikirlerin, aksiyonların insanı. Milyonlarca seveni, sayanı var. Çatışmayı değil barışı, uzlaşmayı savunuyor. Onun tavsiyeleri ile yüzden fazla ülkede beş yüzden fazla Türk okulu açılmış. Türkçe, tarihimizin hiçbir döneminde olmadığı kadar bir dünya dili haline geliyor. Uluslararası Türkçe olimpiyatları yapılıyor. Diyalog faaliyetleri ile kavga yerine evrensel bir barış için köprüler kuruluyor, hoşgörülü bir insanlık ailesinin genç kuşakları birbirlerini tanıyarak, severek, sayarak birlikte büyüyor.

Böyle bir gönül insanı, ancak iyiliklere, güzelliklere savaş açan, ya da Türkiye'yi sadece kendilerinin sahibi olduğu bir mülk gibi gören, dolayısıyla ezberleri bozulan, "biz asılız, bu ülkede bize sormadan bir şey yapmak kimin haddine?" diye kibirlenen, kontrolünü kaybeden kimseleri, çevreleri rahatsız edebilir.

Ona dokunanın yanmasına gelince. Gülen'e hücum edenler, bu millete fedakârca hizmet eden milyonları üzüyor, kırıyor ve yaralıyor. Mazlumlarla uğraşanlar tarih boyunca çekmişlerdir. Ne demişler; alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.

hüseyin gülerce  ZAMAN



YouTube üzerinden iftira kampanyaları

15:25, 11.3.2008
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
.. Kategori YAZARLARDAN SECMELER .. 0 yorumlar .. Link
Eski YÖK Başkanı bir konuşma yapmış, vermiş veriştirmiş. Cumhurbaşkanı Gül'e suikast yapılacağını ima etmiş, Büyükanıt'a gözdağı vermiş, bir bakana hakaret etmiş vesaire vesaire.

Konuşma, YouTube adlı internet sitesine düşmüş. İddialara göre Teziç, bir mason locasında yapmış bu ateşli (!) konuşmayı. Peki bunu kim kaydetmiş, kim internet ortamına atmış? "Biraderler"i Teziç'i niçin harcamış?

Benzer bir olay Genelkurmay Başkanlığı Elektronik Sistemler Komutanı Münir Ertan'ın başına geldi. Oradaki konuşmalar da amacını aşan sözlerden oluşuyor. Ne gariptir ki dar bir alanda özel yapılmış bu konuşma da YouTube'a düşüyor ve herkes askerimizin PKK mücadelesine gölge düşürecek iddialara vâkıf oluyor. Üzüntü verici bir durum... Bitmedi. Bir başsavcının Başbakan Erdoğan ve Müsteşarı Efkan Ala'ya ağza alınmadık sözler söylediğini yine YouTube yayınlarından öğrenmiş bulunuyoruz. Sabah Gazetesi'nde yer alan habere göre hem hakaret söz konusu hem de devletin bazı kurumlarının zan altında bırakılması. Yani, yenilir yutulur laflar değil. Ve yine dar dairede yapılan bir toplantıda yaşanıyor bu olay. Tam bu fasıl bitti derken yeni bir ses kaydı daha çıkıyor ortaya. Bir tümamiral darbe imasında bulunan sözler söylüyor ve asker olduğu anlaşılan dinleyicilerine siyasî açıklamalar yapıyor. Nahoş bir tablo...

Art arda gelen dört YouTube hamlesi çok açık gösteriyor ki; yeni bir psikolojik harp taktiği ile karşı karşıyayız. Belli ki hangi vicdansız güç odağı bu ses kayıtlarını yapıyorsa, faturayı keseceği insanları da baştan hesaplamış. Cemaat diye ortaya atılan bir laf var; isteyen, istediği her hesabın faturasını bu masaya bırakıyor. Yemeği yiyip önden kalkan hortumcu ekip, kapıdan çıkarken hesabın ödeneceği adresi garsonun eline tutuşturup sıvışıveriyor. Ne âlâ, ne âlâ! Deniyor ki; "Bunlara kim dokunsa eli yanıyor". Bu kadar düz ve bu kadar analiz gücünden mahrum bir mantık yürütülebilir mi? Bir taraftan "zekice planlanma yapan bir kadro"dan bahsediyorsun; diğer taraftan faturanın kendine kesileceğini hesaplayamayan zavallı bir topluluktan. Hangisi doğru?

Bu çirkin kayıtları yapan güç her kimse, "cemaat"in suçlanmasını planlayan odak da aynen odur; başkası değil. Bir yandan "her şeyi planlayan" bir hayalet resmi çizeceksiniz; sonra da iç çekişmelerinizden kaynaklanan hırlaşmayı bu insanların omuzuna yükleyeceksiniz. Böyle ahmakça senaryoya kim inanır? Olayın teknik ayrıntısı Telekom'a sorulmuş. Oradan yapılan açıklamaya kulak vermek gerekiyor. Telekomünikasyon İletişim Başkanı Fethi Şimşek'e göre kayıtlar iki kişinin telefon görüşmesi sırasında hatta yasa dışı "saplama" yapılarak alınmamış. Sesler kişilerin bulunduğu ortamda kayıt altına alınmış. Yani Başkan demek istiyor ki; "karşımızda bir telefon dinleme yok". Doğru söylüyor. Telekulak da insan şerefini ayaklar altına alan bir metot, "ortamda kayıt yapmak" da. Bunların tamamına karşı çıkmak, aydın olmanın gereğidir. Sapla samanı karıştırıp masum insanları suçlamak da bir insanlık suçu...

YouTube'daki seslerin tamamı "ortam"da kaydedilmiş. Eğer bu çirkin işin arkasındakileri ortaya çıkarmak isteyenler gerçekten samimiyse onlara şöyle seslenmek gerekiyor: Bu konuşmaların yapıldığı ortamdaki adamları tek tek sorguya alın ve kişilik haklarına tecavüz eden bu eylemi kimin yaptırdığını bulun. Aksi takdirde başka insanların, onuruyla oynadığınız için şeref yoksunu bir kirli propagandanın parçası haline geldiniz demektir.

Evet, yapılacak aynen budur, ortaya çıkıp somut delillerle konuşmak ya da müfteri damgasının alnınıza yapışmasına tahammül etmek. Bazı insanlar, Türkiye'deki karanlık faaliyetlerini perdelemek için sürekli "cemaat" lafını uydurup zifiri koyuluğun koynunda peydahladığını cami avlusuna atmak istiyor. Son yıllarda hep yapılıyor bu. Bildiğiniz somut bir şey varsa çıkarın ortaya ve dürüstçe açıklayın neler olduğunu. İnsanları sürekli zan altında tutmak, komplo teorileriyle iftira üretmek, en az özel konuşmaları kaydetmek ve onları toplumla paylaşmak kadar onursuz bir davranıştır. Kamuoyu, komplocuları da, onların yandaşlarını da gayet iyi seziyor. Belki de bazıları o yüzden hırçınlaşıyor, huysuzlaşıyor..
Ekrem dumanlı  ZAMAN



Kalleşlik, sadece kalleşliktir!

15:24, 2.1.2008
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
.. Kategori YAZARLARDAN SECMELER .. 0 yorumlar .. Link

Araba yakanların videosunu seyrettim; yüzünü kapüşonla kapatan iki delikanlıdan biri arabaya benzin dökerken öteki çakmağı çakıyor! Povv; alevler bir anda otomobili sarıveriyor.

Eylem başarılı; benzin tutuşursa eylem de amacına ulaşmış oluyor, bu kadar basit.

Oh, kekâ; ideolojik eylemle ucuz serserilik kol kola; sahibi kan uykulardaki bir adamın bekçisiz sokaktaki arabasını yakmak ne kadar kolay.

Stabilize yolların kenarına mayın döşeyip, uzaktan kumanda cihazı haline getirilen cep telefonuyla patlatmak, çöp kutusuna içinde bomba bulunan poşet koymak da öyle. O esnada sokakta yürüyen, tesadüfen o civardan geçen herkes hedef. Hiç tanımadığınız bir insanı, çocuğu, kadını öldürerek ya da sakat bırakarak örgütünüz nâmına anlamlı (!) bir iş yapmış oluyorsunuz. Daha kahramanca eylemler de var: İstanbul'un o mâlum semtlerinden birinde kamu hizmeti görmekte olan bir otobüsü çevirip içine molotof kokteyli atmak, merkezden gelen emir gereğince sokaklara barikat kurup polise arslanlar gibi taş atmak da aynı cümleden.

Kimse öküz altında buzağı aramasın; kucağında silahla dağlara çıkıp aylarca vahşi hayat şartlarına direnen, her çatışmada ölüp-öldürmek riskini göze alan terörist, arabaya, çoluğa çocuğa gücü yeten çırak sempatizanlar yanında daha bir haysiyetli duruyor sanki.

Bugünün gençleri, yarının büyükleri olacak; maaşallah o dâvâya! Kör şiddet kullanarak başarıya ulaşmaya çalışan her ideolojik hareket, kendi maçına 1-0 mağlup başlıyor demektir. Mağlup başlıyor, çünkü o yüce dâvâ (!) yanında, değil mâsum sivillerin, örgüt yandaşlarının canı bile kıymet-i harbiye taşımaz. Yandaş olsun olmasın, insanı silip attığınızda geriye cinnet kalıyor. Sadece cinnet. Mevzu insan olunca gayeler kadar vasıtalar da önemlidir; hatta gayeden daha çok önemli.

*

Misyonerlerin faaliyetlerinden şahsen gocunabilir, zararlı bulabilir, hatta Türkiye'de işlerine devam etmemeleri için medeni ölçülerde mücadele edebiliriz fakat, misyonerlik aleyhinde ceffelkalem savurulan tenkid ve tehditler kötü kokulu meyveler vermeye başladı; örneklerini görüyoruz: Kendini korumak fikrini aklının kenarından bile geçirmemiş adamlara sinsice yaklaşıp arkadan vurmayı matah bir şeymiş gibi propaganda eden çevreler zuhur etti. Aynı ahlâkî problem burada da nüksediyor: Kalleşlik kalleşliktir; kalleşlikle dünyanın en haklı, güzel ve mâkul dâvâsını bile savunamazsınız!

*

Vatana hizmet, dine hizmet, dâvâya hizmet, partiye, örgüte hizmet; ideolojik telkin her şeyden önce telkinde bulanacağı genç sempatizanı, kendi kendini kandırmaya hazır hale getiriyor; sırtından misyoner veya rahip vurarak dine, vatana hizmet edemezsiniz; araba yakarak, çöp kutularına bomba koyarak, mâsum insanları parça parça ederek güzel bir şey inşâ edemezsiniz -o şey her ne ise!-

Terörün galebesi, insanlığın, masumiyetin, aklın yenilgisidir ve bu çocuklar böyle şeyleri -heyhât- anlayabilecek durumda değiller. "İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helâk eder misin..." duasının tecelli ettiği noktalardan biri de bu: Biz, bu çocuklara ulaşabilecek bir dil kurmakta muvaffak olamadık çünkü modern cemiyetimizin her kabilesi, kendi keçesini sudan çıkarma telâşesindedir.

*

Ve bu başarısızlığımızın temeli, "Attın ey şanlı avcı, yazık ki vurmadın" mısraını kaleme alan bedbaht şairin trajik şahsiyetine kadar uzanır gider. O ki, en büyük emeli "fikri hür, vicdanı hür, irfânı hür" gençler yetiştirebilmekti!..

a.turan alkan     ZAMAN



{ Sayfa 1 of 44 }
<- Önceki Sayfa : : Sonraki Sayfa ->
EkleBunu RSS Ekle Butonu
EN İYİ BLOG ADAYI
En iyi blog

İstediğiniz Kişiye 8 Dakikada Nasıl Evet Dedirtirsiniz?

SİZCE SİTE NASIL OLMUŞ
(En az 1, en çok 2 seçenek işaretleyiniz)
Son Durum
Pollemik - Anket Sitesi

TR-Rank ile maximum değere doğru! Gazeteler site ekle Arama motorlarina kayit, sunucu barindirma, co location, co-location, kiralik sunucu, sunucu kiralama rehber.gen.tr Internet Blogs Create blog arkadaş LinkBankasi.Net yeniListe.com